Biraz Huzur...

24 Haziran 2015 Çarşamba

'O', 'o his', 'o yol'... Elveda... !

    



       Diyor ya şair;
    “Bir insanı unutmak, bir insandan vazgeçmek, bir insanı hayatından sonsuza kadar çıkarmak zorunda kaldın mı hiç?”
    Ve sonra başka bir şair ekliyor;
    “Bağlanmayacaksın öyle, körü körüne!”
    Yaptığım en büyük hatanın, bir insana körü körüne bağlanmak olduğunun farkındayım. Daima farkındaydım ve bu hatayı sürekli tekrar ederken de farkında olacağım. Üstelik ulaşamayacağım kadar uzağımda olan bir insana bağlanmanın yanlışlığını kendime defalarca hatırlattım ama kendi sözlerim bir kulağımdan girip ötekinden çıkarak hiçbir etki yaratmıyordu. Yanlışlığını kalbimin en derinliklerinde hissediyor, hatamın büyüklüğünü kuru(ya)mayan gözyaşlarımdan anlayabiliyordum. Lâkin -buna acıyı sevmek mi denir bilemiyorum- ruhuma gittikçe yerleşen bu sarmaşıktan memnundum. Tüm ruhumu ele geçirircesine büyüyen bilinçaltımın başkenti rüyalarıma süzülen ve hayalle gerçeği karıştırmama neden olan bu sarmaşık, tüm neşemi sömürüyordu ama ben bunu göremiyordum. Çünkü bu sarmaşığın beni ele geçirmesine neden olan gülümseme, mutsuz olduğum anlarda gülmeme yardımcı oluyordu. Bu zehri bilmeden içime salan kişi, aynı zamanda panzehrim de oluyordu.
    Tesadüfi bir başlangıçtı, öyle kalması gerekiyordu. Kalbimdeki gizli kapı tıklatıldığında, o hissi içeri almak gibi bir hata yapmamalıydım. Bu zamana kadar koruduğum ve kırılmasından ölesiye korktuğum ‘özümü’ kendi ellerimle düşman olduğunu bildiğim duyguya teslim etmemeliydim. Ama iznimi isteyen ‘o’ hissin aksine, sanki çok önceden de tanıyormuşum hissi iznimi istemeden beynime süzülmüştü.
    Bu kadar ilerlememesi gerekiyordu. İzledikçe, dinledikçe, okudukça her bir adımda, artık geri dönülemez bir yola girmiş gibi hissetmiştim. Yolun sonunda ne vardı, belli değildi. Belki de kocaman bir kara delik vardı ve ben yürüdükçe ona ulaşıp yok olacaktım. Belki de… Belki de göz kamaştırıcı bir aydınlık vardı ve ben yolun sonunda ‘aradıklarımı’ bulacaktım.
    Lâkin aradıklarımı bulmaktan ziyade, sahip olduklarımı da kaybettim. Olmak istediğim kişiden koşar adım uzaklaşıp olmak istemediğime yönelmiştim. Eksik bir yapbozum vardı. ‘Onun’, ‘o hissin’, ‘o yolun’ eksik parçalarımı bulmaya yardım edeceğini sandım… Aptallık! Yoldayken, bir de baktım ki elimdeki parçalarım da kaybolmuş. Eksiklik, büsbütün bir yokluğa dönüşmüş!
    Zamanla, ona bağlanmak bana sadece acı vermeye başladığında, içinde bulunduğum mutluluk kafesinden çıkıp gerçekliğe adım attım. Bir çöldeydim. İçimin sulanmayı unutmuş kurak toraklarında, bir vahaya dahi rastlayamayacak kadar aciz bir haleydim. Kulaklarımda hâlâ onun meleksi sesi vardı ama Şeytan da bir melekti. Ben bu haldeydim, peki o? Sonra kendi kendime dedim ki, bilmiyor. Bilse de bir önemi olmayacaktı. Onca insan içerisinden beni görüp gözyaşlarımı fark edemeyecekti. Fark etse bile, bakalım, silecek miydi?
    Kurguladığım hayalin temeli hızla çökmeye başladığında, gördüğüm rüyanın etkisi hâlâ üzerimdeydi. Onun ağlamasıyla, ağlıyor; gülmesiyle gülüyordum. Bazı insanlar nefret ediyordu ondan ve ben ondan nefret eden insanlardan nefret ediyordum. Herkes onu sevmeliydi, o daima gülümsemeliydi.
    Bana o kadar benziyordu ki… Dudakları gülümsüyordu ama gözleri yorgundu. Omuzlarında var olan ve kimsenin göremediği ya da önemsemediği kamburu görebiliyordum ve bu artık bir hastalık olmuştu. Ruhumun çatlaklarından sızan zehirli sarmaşıklar, vücudumu uyuşturuyor, çürütüyordu. Ondan vazgeçmeliydim. Bunun için ilk olarak hikâyemin başkarakteri olmasına izin verdim. Bitince o da bitecekti elbet. Ama sona yaklaştıkça azalması gereken yerde çoğalan yangın, çürümeye başlayan ‘ben’i yakıyor, küle döndürüyordu. Devam edersem eğer, benden geriye hiçbir şey kalmayacaktı.
    Onun bu kadar içime işlemesine izin veren bendim. Bu yüzden, onun gitmesine de izin verecek olan kişi bendim. Belleğimde, ona ait ne varsa, her şeyi silmek söylemesi kolay geliyordu ama fiiliyata dökmek bir uzvunu söküp atmak kadar acı vericiydi. Ama insanoğlu çektiği acıları unutmakta ustaydı. Elekten farkı olmayan beynimiz zamanla daha yaşanılır kılacaktı, çoğu şeyi. Ve artık maziyi hatırlarken anılar, bir tülün altından bakıyormuş gibi belirsiz olacaktı. Duygular unutuluyordu, eğer unutulmazsa, nasıl yeniden sevebilir, nasıl yeniden ayağa kalkıp acıyan yerleri görmezden gelip yürüyebilirdik? Unutmamış olsaydık, tekrar cesaret edebilir miydik, acıların üstüne gitmeye, riskler almaya? Unutmak denen fiil, insana bahşedilmemiş olsaydı, aynı hata defalarca yapılmazdı.
    Nisyan, insandan geliyordu, sonuçta.
    Şimdi… Duygusuzluğun başlangıcında, başlattığım bu savaşı kazanmak için çabalıyorum.
    Zorla kazandığım cesaretimi, artık kaybedemem.
    ‘O’, ‘o his’, ‘o yol’… Elveda… !


İyi ki unutuyor insan...