“Hiçbir şey söylemedim çünkü nefret
ediyorsan, yalvarmazsın.” (Charles Bukowski) ‘den alıntı ile başlayan,
cümlelerin sivri uçlu bir kalem gibi etinize battığı ve melankolinin her zaman
acıyla seviştiği bir kurgu, Monacrǒmach.
İrlanda diline ait bu kelime, kökeni, İngilizce ‘monokrom’ yani ‘tek renkle
yapılan herhangi bir şey’ kelimesinden geliyor. Monacrǒmach, kelimesinin hikâye ile bağlantısını da şöyle açıklıyor
yazarımız: “Yazdıklarımın tek renk oluşu.”
Zaten hikâyeyi okurken melankoli ile sevişen acıyı ve onlara rağmen ayakta durmaya çalışan
canhıraş bir dostluğu görmek mümkün. Burada kurgunun özetini yapmak niyetinde
değilim. Okurken beni sarsan, cümlelerin arasında kendimi bulduğum bu kurgunun
bana hissettirdiklerini en iyi şekilde aktarmak dışında bir amacım yok. Popüler
kültürün yozlaştırdığı nice güzel kalemler içinde, bozulmamış, hâlâ içe dokunan
bir kalem bulmak, benim gibi okumayı seven herkesi tatmin edecektir. Zira,
sindirerek okuyan herkesin cümleler arasında kendini bulacağını düşünüyorum. Aslında,
kıskanmamak elde değil. Değerli bir elmas bulan herkes, onu yabancı gözlerden
saklamak isteyecektir! Ama bu defaya mahsus, onu sizin de görmenize izin
veriyorum.
“Neden beni hep deniz diplerinde
tutuyorsun?” diye soruyor, Autumn, belki de hepimizin kıskanacağı ve sahip
olmak isteyeceğimiz dostluğuna. Autumn da kim mi?
Zannımca, içine kapanık ve oldukça karamsar. Sanki acıdan besleniyor
gibi ve de bunu istiyor ama daha derine bakıldığında yardım istiyor ama bunun
farkında değil. İkilem de. Bunu kendi konuşmalarından çıkarmak mümkün.
“Bana tanıdıkları bu zamanın beni
ne kadar iyileştireceklerini bildikleri için yalnız bıraktıklarının
farkındaydım.” diyor, ilk rauntta. İkinci rauntta ise ekliyor. “Hiçbirini istemiyordum, beni yalnız
bırakmakla dünyanın en doğru bildikleri yanlışını yapmışlardı.”
En başından en sonuna kadar çabalayan,
en azından akıl sağlığını korumak isteyen Autumn ile düşünceler tünelinde
dolaşıyor ve onunla beraber arıyorsunuz. Ona ne aradığını sorarsanız,
muhtemelen şu cevabı verecektir. “Benim aradığım
başka… Ben başından beri böyleydim. Anlamak en kolayıyken anlamamayı bilinmeze
tercih ettim.” “Sadece aramak istiyordum. Bana nasıl bir gerçekliğin içinde
yaşıyor olduğumu ya da yaşadığımı ispat edecek bir gerçek arıyordum.”
Aradığını buldu mu yoksa bulamadı mı,
bunu okuyacak olan size bırakıyorum.
Bazen tutup sarsmak ve ‘biraz konuşsana’ demek
istiyorsunuz. Bizim yerimize Yun soruyor ve cevap veriyor. “Yakınında olanları uzakta aramaktan vazgeçtiğinde, her şeyin eskisi
gibi olacağını biliyorsun.”
Yun… onu nasıl
anlatmam. Canhıraş dostluğun bir parçası. Autumn’un deyimiyle soyutsal hiçbir
şeyden anlamayan gıcık biri. Hikayenin ilk bölümlerinde, hatta son üç bölüme
kadar Yun benim için fazlalıktı. Onun Autumn’un yaşamında olmaması gerektiğini
ve acıdan başka bir şey getirmediğini düşündüm. Sonra, Autumn bir şeyleri
yoluna koyup döndüğünde, bu sefer her şeyi kaybedenin o olduğunu görüp önceki
suçlamalarımdan dolayı üzülmüştüm. Hatta ufak da olsa Autumn’a kızıp Yun’un
ağzından çıkan şu cümle ile düşünsel olarak yığılıp kalmıştım. “Yıllardır beraber büyüdüğün, en sonunda
s*ktiri basıp gittiğin dostun!”
Anlamak için kaybetmek gerekliymiş. O zaman okurken sinirlensem de Yun’un
Autumn’un sorusuna verdiği cevap çoğu şeyi açıklar nitelikteydi. “Geçen hafta seni neden deniz diplerimde
tuttuğumu sormuştun… seni hiçbir zaman tutamadım Autumn. Saklandığın o derin
boşluk, asla sana ulaşmama izin vermedi anlıyor musun?... Eğer Autumn,
iyileşmen için bunun olması gerekiyorsa, tereddüt etmeden seni bir daha
görmeyeceğim.”
Onu bir daha görmeyecek olmanın, Yun
için ne kadar zor olduğunu anlıyorsunuz, finalde. Buna rağmen, onun iyileşmesi
adına kendini hasta etmekten çekinmiyor.
Duvarlara sahip bu iki insanın anlaması gereken, sahip oldukları
dostluğun ne kadar kıymetli olduğu. Bunu anlayan Young’a gelelim şimdi. Autumn’un
deyimiyle kıvırcık. Yun’un aksine,
somutsal şeyleri anlayan ve yanında çok fazla konuşmanıza gerek kalmayan biri. Öyle
tanımlıyor, bizim kız.
Young, çoğu şeyi daha iyi görüyor. Böyle olduğunu düşünüyorum. Az sayıda
diyalog kursa bile, cümleleri ile düşünmeye sevk ediyor ve en sevdiğiniz
karakter olup çıkıyor. Net çünkü.
Şimdi bunları yazarken bile, bana düşen şeyin geçmişi eşelemek olması
oldukça acıtıyor. Yakın bir dosttan, bir eşten ayrılmış gibiyim ama yine de
şunu söylemeden es geçemem. “Seninle
aramızda olan sadece mesafe değil, yağmurlarca üreyen ışık yılları.”
Bahsetmeyi unuttuğum bir nokta var, kendimi
yabancı hissetmediğim aksine içinde olduğumu düşündürten bir şey: Feminizm. Autumn,
tam anlamıyla bir feminist. Yun’a kurduğu cümle enfes. “Neden sinirleniyorsun, rahatsız olamaz mıyım? Bir kadın her zaman
parmaklarınıza ya da dokunuşlarınıza karşılık vermek zorunda mı?”
Şuraya alıntılamak istediğim o kadar çok
söz, yazmak istediğim o kadar düşünce var ama hepsi oradan oraya kaçıyor. Ne
kadar zaman verip düşünsem de, yine bazı şeyleri atladım gibi hissediyorum.
Şurayı toparlayalım, öyleyse.
Okuduğum o ilk andan giyotin gibi bir inanç/final bölümüne kadar,
duygularım zirvelerde idi. Gözyaşlarım, dudaklarımdaki tarçın tadına karışıp
hızla karanfil kokusuna atlarken Autumn gibi bağırmak istedim. “Ben uçmaya özgürlük diyorum, siz in ti har.”
Gündelik hayatımın ortasına atılan neşterden sızan oluk oluk dostluk
kaybına bakıp “Acıyor mu?” diye
sorulan her soruya karşılık “Dostluğun
kadar değil.” demek ihtiyacıyla doldum. Ve ardından hemen eklemek: “Biz dostluğumuzun yollarını ayırdık.”
“Kim olursa olsun, bir insanın yaşamak ile
ölmek arasındaki büyük köprüde çabalaması korkunç bir şeydi.” Bu yüzden,
kendimi iyileştirmek adına çıktığım yolculuğun son durağı olan başladığım yere
dönerken yine de “Değişen zamana inat,
onlar bıraktığım yerdedir.” umuduna sarılmaktan kendimi alıkoyamadım. Fakat,
bu istek biraz bencillikti. Değişen şeylerin somutsal kısmı yok gibi görünse de
soyutsal kısmı korkunç bir derinlikti ve dostluğun parmak uçları, şah damarına
baskı yaparken düşünebildiğim şey “Ben
ölmek değil, onunla o iyileşene kadar yaşamak istiyordum.” olmuştu.
Evet, Autumn… “Farklı zamanlarda
olası farklı koşullarda karşılaşmış olsaydık şayet, her şey gökyüzünün
parmaklarında gelişen yıldızlar kadar muazzam olurdu.” Yine de elimden
gelen pek bir şey yok zira “Tanrı ruhları
yaratırken sanki beni arafta yakalamış ve ‘bir gün sen de acılarınla gülmeyi
öğreneceksin’ emriyle kodlamıştı. Belki de sadece onu dinlemek, dünyayı daha
yaşanılır kılardı çünkü bir gün ben de mutlaka acılarımla gülmeyi öğrenecektim.”
Velhasıl kelam, “Ben yaralı ve derisi yüzülmüş cümleler değil, karşılaştığımda büyük
mutlulukla sessizliğimi korumaya çalışmak için dudaklarımı gökyüzüne uçuracak
hisler yıldızı istiyordum.” Ve buldum da!
Kelime kalabalığı yapmışım gibi hissediyorum ama hislerimi yansıtan ve
kendimi bulduğum bu hikâyeyi sizlere aktarmasam olmazdı. Çokça, hikâyede geçen
alıntıları kullanıp sizleri yazarın sanat dolu cümleleri ile vurmak istedim. Veda
ederken Autumn ve Yun’un bestelemiş olduğu ve sözlerinin Yun tarafından
yazıldığı kurgusal şarkıyı bırakıyorum. Dinleyin ve hissedin, bir dostluğun
kanlı gözyaşlarını.
Ena, bu muazzam cümleler ve kurgu için teşekkür ediyorum. Autumn,
hayatımın bir yerinde hep var olmaya devam edecek ve tabi hepsinden önce sen. Huzurla
kal!
Huzurla kalın!
Ve dostlukla.
“Yine dünyada sadece ben varmışım
gibi tanımsız bir boşluk ve yalnızlık hissediyorum.”
Hikayeyi okumak isteyenler için: monacromach / fallingness