Biraz Huzur...

31 Mart 2016 Perşembe

Monacrǒmach:Sana bir dostluk kadar yakın olduğumu göremiyor musun?

   

    “Hiçbir şey söylemedim çünkü nefret ediyorsan, yalvarmazsın.” (Charles Bukowski) ‘den alıntı ile başlayan, cümlelerin sivri uçlu bir kalem gibi etinize battığı ve melankolinin her zaman acıyla seviştiği bir kurgu, Monacrǒmach.
    İrlanda diline ait bu kelime, kökeni, İngilizce ‘monokrom’ yani ‘tek renkle yapılan herhangi bir şey’ kelimesinden geliyor. Monacrǒmach, kelimesinin hikâye ile bağlantısını da şöyle açıklıyor yazarımız: “Yazdıklarımın tek renk oluşu.”
    Zaten hikâyeyi okurken melankoli ile sevişen acıyı ve onlara rağmen ayakta durmaya çalışan canhıraş bir dostluğu görmek mümkün. Burada kurgunun özetini yapmak niyetinde değilim. Okurken beni sarsan, cümlelerin arasında kendimi bulduğum bu kurgunun bana hissettirdiklerini en iyi şekilde aktarmak dışında bir amacım yok. Popüler kültürün yozlaştırdığı nice güzel kalemler içinde, bozulmamış, hâlâ içe dokunan bir kalem bulmak, benim gibi okumayı seven herkesi tatmin edecektir. Zira, sindirerek okuyan herkesin cümleler arasında kendini bulacağını düşünüyorum. Aslında, kıskanmamak elde değil. Değerli bir elmas bulan herkes, onu yabancı gözlerden saklamak isteyecektir! Ama bu defaya mahsus, onu sizin de görmenize izin veriyorum.
    “Neden beni hep deniz diplerinde tutuyorsun?” diye soruyor, Autumn, belki de hepimizin kıskanacağı ve sahip olmak isteyeceğimiz dostluğuna. Autumn da kim mi?
    Zannımca, içine kapanık ve oldukça karamsar. Sanki acıdan besleniyor gibi ve de bunu istiyor ama daha derine bakıldığında yardım istiyor ama bunun farkında değil. İkilem de. Bunu kendi konuşmalarından çıkarmak mümkün.
    “Bana tanıdıkları bu zamanın beni ne kadar iyileştireceklerini bildikleri için yalnız bıraktıklarının farkındaydım.” diyor, ilk rauntta. İkinci rauntta ise ekliyor. “Hiçbirini istemiyordum, beni yalnız bırakmakla dünyanın en doğru bildikleri yanlışını yapmışlardı.”
    En başından en sonuna kadar çabalayan, en azından akıl sağlığını korumak isteyen Autumn ile düşünceler tünelinde dolaşıyor ve onunla beraber arıyorsunuz. Ona ne aradığını sorarsanız, muhtemelen şu cevabı verecektir. “Benim aradığım başka… Ben başından beri böyleydim. Anlamak en kolayıyken anlamamayı bilinmeze tercih ettim.” “Sadece aramak istiyordum. Bana nasıl bir gerçekliğin içinde yaşıyor olduğumu ya da yaşadığımı ispat edecek bir gerçek arıyordum.”
    Aradığını buldu mu yoksa bulamadı mı, bunu okuyacak olan size bırakıyorum.
    Bazen tutup sarsmak ve ‘biraz konuşsana’ demek istiyorsunuz. Bizim yerimize Yun soruyor ve cevap veriyor. “Yakınında olanları uzakta aramaktan vazgeçtiğinde, her şeyin eskisi gibi olacağını biliyorsun.”
    Yun… onu nasıl anlatmam. Canhıraş dostluğun bir parçası. Autumn’un deyimiyle soyutsal hiçbir şeyden anlamayan gıcık biri. Hikayenin ilk bölümlerinde, hatta son üç bölüme kadar Yun benim için fazlalıktı. Onun Autumn’un yaşamında olmaması gerektiğini ve acıdan başka bir şey getirmediğini düşündüm. Sonra, Autumn bir şeyleri yoluna koyup döndüğünde, bu sefer her şeyi kaybedenin o olduğunu görüp önceki suçlamalarımdan dolayı üzülmüştüm. Hatta ufak da olsa Autumn’a kızıp Yun’un ağzından çıkan şu cümle ile düşünsel olarak yığılıp kalmıştım. “Yıllardır beraber büyüdüğün, en sonunda s*ktiri basıp gittiğin dostun!”
    Anlamak için kaybetmek gerekliymiş. O zaman okurken sinirlensem de Yun’un Autumn’un sorusuna verdiği cevap çoğu şeyi açıklar nitelikteydi. “Geçen hafta seni neden deniz diplerimde tuttuğumu sormuştun… seni hiçbir zaman tutamadım Autumn. Saklandığın o derin boşluk, asla sana ulaşmama izin vermedi anlıyor musun?... Eğer Autumn, iyileşmen için bunun olması gerekiyorsa, tereddüt etmeden seni bir daha görmeyeceğim.”
    Onu bir daha görmeyecek olmanın, Yun için ne kadar zor olduğunu anlıyorsunuz, finalde. Buna rağmen, onun iyileşmesi adına kendini hasta etmekten çekinmiyor.
    Duvarlara sahip bu iki insanın anlaması gereken, sahip oldukları dostluğun ne kadar kıymetli olduğu. Bunu anlayan Young’a gelelim şimdi. Autumn’un deyimiyle kıvırcık. Yun’un aksine, somutsal şeyleri anlayan ve yanında çok fazla konuşmanıza gerek kalmayan biri. Öyle tanımlıyor, bizim kız.
    Young, çoğu şeyi daha iyi görüyor. Böyle olduğunu düşünüyorum. Az sayıda diyalog kursa bile, cümleleri ile düşünmeye sevk ediyor ve en sevdiğiniz karakter olup çıkıyor. Net çünkü.
    Şimdi bunları yazarken bile, bana düşen şeyin geçmişi eşelemek olması oldukça acıtıyor. Yakın bir dosttan, bir eşten ayrılmış gibiyim ama yine de şunu söylemeden es geçemem. “Seninle aramızda olan sadece mesafe değil, yağmurlarca üreyen ışık yılları.”
    Bahsetmeyi unuttuğum bir nokta var, kendimi yabancı hissetmediğim aksine içinde olduğumu düşündürten bir şey: Feminizm. Autumn, tam anlamıyla bir feminist. Yun’a kurduğu cümle enfes. “Neden sinirleniyorsun, rahatsız olamaz mıyım? Bir kadın her zaman parmaklarınıza ya da dokunuşlarınıza karşılık vermek zorunda mı?”
    Şuraya alıntılamak istediğim o kadar çok söz, yazmak istediğim o kadar düşünce var ama hepsi oradan oraya kaçıyor. Ne kadar zaman verip düşünsem de, yine bazı şeyleri atladım gibi hissediyorum.
    Şurayı toparlayalım, öyleyse.
    Okuduğum o ilk andan giyotin gibi bir inanç/final bölümüne kadar, duygularım zirvelerde idi. Gözyaşlarım, dudaklarımdaki tarçın tadına karışıp hızla karanfil kokusuna atlarken Autumn gibi bağırmak istedim. “Ben uçmaya özgürlük diyorum, siz in ti har.” Gündelik hayatımın ortasına atılan neşterden sızan oluk oluk dostluk kaybına bakıp “Acıyor mu?” diye sorulan her soruya karşılık “Dostluğun kadar değil.” demek ihtiyacıyla doldum. Ve ardından hemen eklemek: “Biz dostluğumuzun yollarını ayırdık.”
    “Kim olursa olsun, bir insanın yaşamak ile ölmek arasındaki büyük köprüde çabalaması korkunç bir şeydi.” Bu yüzden, kendimi iyileştirmek adına çıktığım yolculuğun son durağı olan başladığım yere dönerken yine de “Değişen zamana inat, onlar bıraktığım yerdedir.” umuduna sarılmaktan kendimi alıkoyamadım. Fakat, bu istek biraz bencillikti. Değişen şeylerin somutsal kısmı yok gibi görünse de soyutsal kısmı korkunç bir derinlikti ve dostluğun parmak uçları, şah damarına baskı yaparken düşünebildiğim şey “Ben ölmek değil, onunla o iyileşene kadar yaşamak istiyordum.” olmuştu.
    Evet, Autumn… “Farklı zamanlarda olası farklı koşullarda karşılaşmış olsaydık şayet, her şey gökyüzünün parmaklarında gelişen yıldızlar kadar muazzam olurdu.” Yine de elimden gelen pek bir şey yok zira “Tanrı ruhları yaratırken sanki beni arafta yakalamış ve ‘bir gün sen de acılarınla gülmeyi öğreneceksin’ emriyle kodlamıştı. Belki de sadece onu dinlemek, dünyayı daha yaşanılır kılardı çünkü bir gün ben de mutlaka acılarımla gülmeyi öğrenecektim.”
    Velhasıl kelam, “Ben yaralı ve derisi yüzülmüş cümleler değil, karşılaştığımda büyük mutlulukla sessizliğimi korumaya çalışmak için dudaklarımı gökyüzüne uçuracak hisler yıldızı istiyordum.” Ve buldum da!
    Kelime kalabalığı yapmışım gibi hissediyorum ama hislerimi yansıtan ve kendimi bulduğum bu hikâyeyi sizlere aktarmasam olmazdı. Çokça, hikâyede geçen alıntıları kullanıp sizleri yazarın sanat dolu cümleleri ile vurmak istedim. Veda ederken Autumn ve Yun’un bestelemiş olduğu ve sözlerinin Yun tarafından yazıldığı kurgusal şarkıyı bırakıyorum. Dinleyin ve hissedin, bir dostluğun kanlı gözyaşlarını.


    Ena, bu muazzam cümleler ve kurgu için teşekkür ediyorum. Autumn, hayatımın bir yerinde hep var olmaya devam edecek ve tabi hepsinden önce sen. Huzurla kal!
    Huzurla kalın!
    Ve dostlukla.

    “Yine dünyada sadece ben varmışım gibi tanımsız bir boşluk ve yalnızlık hissediyorum.”

    Hikayeyi okumak isteyenler için: monacromach / fallingness