Biraz Huzur...

30 Nisan 2016 Cumartesi

MOR

    

     Bu sabah uyandığımda, farklı bir şeylerin olacağına emindim. Değişen bir geleceğin gök gürültüsü kulaklarıma dolmuş ve henüz uyanmış olmama rağmen yağmurlar yastığıma yağmıştı. Beyaz astarlı yün yorganımı gizleyen kırmızı nevresim beni boğmaya yeltenmiş gibi boynuma dayanmış, nefes almamı engelliyordu. Bacaklarım ile yorganı üzerimden iteleyip bir süre, gökyüzünü görebilirim umudu ile krem rengi tavanı izledim. Evet, gökyüzünü gördüm.
    Açık kalmaktan ötürü gözlerime hücum eden karıncaların oluşturduğu siyahi gökyüzü, tüm berraklığı ile bana ait olmayan odanın tavanını süslerken yağmurlar artık yastığa değil yüzüme düşüyordu.
    Güçlü bir melodi yatak ve dolabın arasından yükseliyordu ve sağ elim aşağı doğru uzanıp telefonuma ulaştı. Beşi çeyrek geçiyordu.
    Alarmı kapatıp yataktan doğruldum ve değişen geleceğin bana yaklaşan adımlarını duyduğumu sanıp ürktüm. İki yanımda yatan oda arkadaşlarıma duygusuz bakışlarla bakarken eğer bir aynam olsaydı, en duygusuz bakışı kendime atacağıma bahse girebilirdim.
    Yataktan çıkıp lavaboya gittim. Soğuk su, ensemden yüzümden kollarımdan ve bacaklarımdan kırmızı ve plastik halıya damlarken tutunmam gereken şeyin bu olduğunu biliyordum. Ama ben sorunu görüyor ve çözümü biliyor olmama rağmen, bir mucize bekliyor ve o mucize gelse dahi onu görmemek için gözlerimi kapatıyordum. Hayatım çoğu şeye gözlerimi kapamakla geçmişti.
    On dakikalık huzurla yıkanırken bile durmadan bana yaklaşan gelecekten nasıl kaçacağımı düşünmek yerine, ona nasıl daha hızlı ulaşırım diye düşünüyordum. Yaratıcı beni bu yüzden affetmese, cehennemden başımı uzatıp beni kurtar diyemezdim. Belki derdim ama her şeyden ümit kestiğim halde ondan asla ümit kesmediğim için. Sırf bu yüzden ondan af dilerdim. O, bana bunu neden yaptığımı sorarsa da, O’na daha erken kavuşmak için olduğunu söylerdim. Gerçi bu bahanelerin karanlık ve soğuk o dehlizde işe yarayıp yaramayacağından emin değildim.
    Yüzüm ve ellerim dışında tüm tenime kat kat giysi giydirip asi saçlarımı kumaşın içine sokuşturdum ve zaten bana ait olmayan bu odayı terk etmeden önce telefonuma girip bildirimlere baktım. Birkaç can yakan cümle ve birkaç can sıkıcı fotoğraf. Ben gittikten sonra hiçbirinin önemi olmayacaktı. Kendimden hiçbir şey bırakmamak adına tüm hesaplarımı silip telefonumu sonsuz bir karanlığa bırakırken sadece yazılarıma dokunmadım. Resimler, şarkılar hepsi uzay boşluğunu boyladı.
    Dışarı çıkarken yüzümden eksik etmediğim maskem, ucuz bir market poşetinin çöp dolu içinde yer bulurken maskesiz kalan yüzüm üşüdü. Kolay değil maskesiz yaşamak. Gerçi yaşayacak değildim. Giderken kimse maskeye ihtiyaç duymayacaktı.
    Şafak henüz sökerken şehrin en temiz havası olduğuna inandığım sabahın tatlı bir meltemle süslediği ve deniz olmamasına rağmen denizden geldiğini düşündüğüm yosun kokusunu içime çektim. Ya da köşedeki çöp alanından yükselen kötü kokuyu içime çekmiştim ama buradan ayrılmadan önce her şeyi istediğim gibi hatırlamak için beynime yalan söylemiştim. Bilemiyorum.
    Evet, her şeyi iyi ve istediğim gibi hatırlayacaktım.
    Mesela, o beni hiç kırmamıştı.
    Mesela, diğeri beni hiç ağlatmamıştı.
    Mesela, ilk aşk hüsranla sonuçlanmamıştı.
    Mesela, bana hiç zarar vermemişti.
    Mesela, ben kendimi yıkmamıştım.
    Ve bunun gibi şeyler.
    Her bir trafik ışığının altında ya da karşıdan karşıya geçerken kötü olan ne varsa, bıraktım. Ama en kötü şeyin kendim olduğunun da farkındaydım.
    İhtişamından her zaman etkilendiğim o görkemli mabedin yanına ulaştığımda, hala yağmur yağıyordum. Mermer merdivenler göz kamaştırıcı bir ışıkla parlarken ben çoktan içeri girmiştim.
    Her zamanki yerime gidip oturduğumda, geleceğin de yanıma oturduğunu hissetmiştim. Elinde seçimler torbası olan kaderi tutmuştu ve bir seçim yapmamı bekliyordu.
    Hayatım boyunca ya yanlış seçimi yapmış ya da istemediğim bir seçimi yapmaya zorlanmıştım. Eminim, görünmezlerin toplandığı o âlemde de buraya gelmek istememiştim ama Yaratıcı buraya gelmemi istemiş olmalıydı. Ama şimdi ise bunu yapmayı istediğim için geleceğin bana uzattığı torbayı ittim ve sol avucumda sakladığım tek seçimimi ifşa ettim.
    Bütün bedenimin tertemiz olmasını istediğim için kırk gündür pek bir şey yememiş, sadece su içmiştim ve bunun sonucunda da, kapitalist sistemle iş birliği yapan nefsimi kurutmuş, bir deri bir kemik kalmasını sağlamıştım. Şimdi bile bir yudum su için yalvarırken bugün ona bu isteğini vermeyecektim.
    Çok mutlu oldum. Bunu asla inkâr edemem. Mutlu oldum ve her mutlu günün sonunda istisnasız gözyaşı ile yatağa düştüm. Yani ne kadar mutlu olursam, o kadar mutsuzluğu da peşimde sürükledim. Kimseyi suçlamıyorum, kendimden başka. Çünkü yok. Nefsimin bile suçlu olmadığını fark ettim. Çünkü ruhuma ulaşacak ve beni içten çürütecek o sarmaşığın tohumları kalbime ekilirken neredeydim? Hangi yalancı ve yabancı hissin kucağında uyuyakalmış olmalıyım ki zehir ağzımda dolaşırken bal sanıp yaladım ve daha fazlasını istedim? Kulağıma fısıldanan vesveseyi ninni olarak nasıl duymuştum?
    Neden ilaçlara sarılana kadar her şeyin bok yoluna gittiğini fark etmedim? Vesaire… Vesaire…
    Şimdi hayata küfretmenin bir manası yoktu.
    Ya dünya hızlı dönmeye başlamıştı ya benim dünyam sarsılıyordu. Kırmızı-yeşil şeritli kalın halının bir deniz gibi dalgalanmasının ve yahut geniş, gösterişli kristal avizenin bir dümen gibi dönmesinin başka bir açıklaması yoktu. Neden korkuyorum ki? İstediğim bu değil miydi?
    Gelecek benden uzaklaşıp geçmişe karışırken göz kapaklarım güçsüzce düştüler, toprağa.
    Sizden ricam karanfil getirmeyen bana. Yitirdiğim inancıma binaen mor glayöl getirin ve yahut günler içindeki ‘i’ lere ait hislerimi ifade eden mor krizantem.
    Siz bilmezsiniz ama ben moru severim.
    Sizi de çok sever-dim. Gitmemiş olsam elbet devam ederdim.
    O zaman,

    ‘Vale!’

    Siz bilmezsiniz ama ben moru severim.