Mutlu bir pazar sabahına gözlerimi açıp kahvaltı yapmak için yemekhaneye
çıktım ve dün gece görmüş olduğum kâbusun etkisi ile annemi aramaya karar
verdim. Kahvaltı tabağım önümde, çayım hâlâ tüterken anneme şunu sordum.
"Babam nerede?"
Burada değil, dedi annem. Cenazeye gitti.
Kimin cenazesi diye sorarken hızlanan kalp atışlarımı elimle bastırmaya
çalıştım. Annem, söyledi kimin öldüğünü. Babamın kuzeni ama benim en çok
sevdiğim insanlardan biri. Hani bazı insanlar vardır ya, arada bağ olsa ama çok
yakın olmasanız da hatta bağ olmasa bile, size çok yakın gelir. Birini sevmenin
şartları yok, çünkü.
İnanamadım. Hayat dolu, genç bir adamdı.
Trafik kazası dedi, annem. Ağzımdan Lazca bir ağıt kaçtı. Voy nana do babaçkimi!
Bunu yazmamdaki amaç birisinin öldüğünü
söylemek değil. Bu haberi aldığımda ne hissettiğimi söylemek. Dün, iki şehit
cenazesini gördüğümde başladığım düşünme eylemi bugün doruğa ulaştı.
Cahit gibi sormak istiyorum bağırarak. Dayandığımız şeylerin hangisi buna değerdi?
Ölüm varsa ve hak ise ve insanoğlu hangi
yaşta ölürse ölsün 'tamamlanmamış cümleler' bırakacak ise ardından ve bu
dünyada kalıcı değilse niye bu kadar
çok değer verdik? Hani bir tarla idi ve ekip gidecektik? Kalıcı meskenler
oluşturma gayreti neden?
Düşünüp durdum, annemle konuştuğum yarım
saat boyunca. Aklıma gereksizce yaptığım kuruntular, hayatımı mahvetme
aşamasına gelen takıntılar ve kendimin önüne koyduğum insanlar geldi.
Kusursuzca yaratılmış olan ben'i tarumar etmesine izin verdiğim ve bozulmuş
ruhumun çatlattığı bedenimin mimarı olan insanlar. Oysaki okuduğum bir hadisi
şerifte şöyle diyordu. "Ona verdiğin değeri sana vermeyen insanla arkadaş
olma."
Sordum kendime. Peki benim hâlâ onlarla
arkadaş olma gayretim niye? Yusuf Atılgan gibi "Bir gün sana dünyada
katlanılacak tek şeyin sevgi olduğunu öğreteceğim." diye çabalarken benim
kaybettiğim sevgiyi kim tekrar öğretecek bana?
Yahu, öleceğim!
Öleceğiz! Ne bu bitmez tükenmez hırs?! Ne bu dünyayı cehenneme çevirme merakı?!
"Benim bildiklerimi bilseniz, az güler çok ağlardınız." diyen Peygamberin bu sözünü çok yanlış anlamışım. Kast ettiği gözyaşlarının, benim gözyaşlarım olduğunu hiç sanmıyorum. Kast ettiği farkındalık, benim farkında olduğum şeylerin hiçbiri değil çünkü hiçbir şeyin farkında değilim. Öyle olduğumu sanıyorum.
"Benim bildiklerimi bilseniz, az güler çok ağlardınız." diyen Peygamberin bu sözünü çok yanlış anlamışım. Kast ettiği gözyaşlarının, benim gözyaşlarım olduğunu hiç sanmıyorum. Kast ettiği farkındalık, benim farkında olduğum şeylerin hiçbiri değil çünkü hiçbir şeyin farkında değilim. Öyle olduğumu sanıyorum.
Yunus Emre "Yaratılanı severim, Yaradan'dan
ötürü." derken bizim Yaradan'ı sevmeyi unutup salt yaratılana
yöneleceğimizi bilse, bunu söylemekten imtina ederdi. Sonsuz sevme duygusu ile
yaratılan bizler bunu fani için harcayıp baki olanı unuttuk. En azından ben
unuttum. Unuttum ve paramparça oldum.
Bunları yazdım, çünkü kendime hatırlatmam
gereken şeyler var. Ölümün hak ve gerçek olduğu fani dünyada, baki olacakmış
gibi hayatıma devam ediyorum. Hayır, hayatı kendime zehir ediyorum ve biliyorum
ki çektiğimi sandığım bu zorluklar sadece nefsin zoruna giden şeyler. Çünkü Sezai’nin
dediği gibi ‘ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum.’
Bunları yazdığımı unutacağım. Hep unuttum.
İnsan, nisyandan geliyor yani unutmak. Her ölüm ile hatırlayıp bir sonraki
ölüme kadar unutacağım.
Ne diyeyim ki?
Ölüm, yine tanıdığım birinden çıkıp bak ben
buradayım dedi. Kendisini unutmama hiç izin vermiyor.
Hamdolsun!