Biraz Huzur...

15 Mayıs 2016 Pazar

Var git ölüm bir zamanda gene gel

    

   Mutlu bir pazar sabahına gözlerimi açıp kahvaltı yapmak için yemekhaneye çıktım ve dün gece görmüş olduğum kâbusun etkisi ile annemi aramaya karar verdim. Kahvaltı tabağım önümde, çayım hâlâ tüterken anneme şunu sordum. "Babam nerede?"
    Burada değil, dedi annem. Cenazeye gitti. Kimin cenazesi diye sorarken hızlanan kalp atışlarımı elimle bastırmaya çalıştım. Annem, söyledi kimin öldüğünü. Babamın kuzeni ama benim en çok sevdiğim insanlardan biri. Hani bazı insanlar vardır ya, arada bağ olsa ama çok yakın olmasanız da hatta bağ olmasa bile, size çok yakın gelir. Birini sevmenin şartları yok, çünkü.
    İnanamadım. Hayat dolu, genç bir adamdı. Trafik kazası dedi, annem. Ağzımdan Lazca bir ağıt kaçtı. Voy nana do babaçkimi!
    Bunu yazmamdaki amaç birisinin öldüğünü söylemek değil. Bu haberi aldığımda ne hissettiğimi söylemek. Dün, iki şehit cenazesini gördüğümde başladığım düşünme eylemi bugün doruğa ulaştı.
    Cahit gibi sormak istiyorum bağırarak. Dayandığımız şeylerin hangisi buna değerdi?
    Ölüm varsa ve hak ise ve insanoğlu hangi yaşta ölürse ölsün 'tamamlanmamış cümleler' bırakacak ise ardından ve bu dünyada kalıcı değilse niye bu kadar çok değer verdik? Hani bir tarla idi ve ekip gidecektik? Kalıcı meskenler oluşturma gayreti neden?
    Düşünüp durdum, annemle konuştuğum yarım saat boyunca. Aklıma gereksizce yaptığım kuruntular, hayatımı mahvetme aşamasına gelen takıntılar ve kendimin önüne koyduğum insanlar geldi. Kusursuzca yaratılmış olan ben'i tarumar etmesine izin verdiğim ve bozulmuş ruhumun çatlattığı bedenimin mimarı olan insanlar. Oysaki okuduğum bir hadisi şerifte şöyle diyordu. "Ona verdiğin değeri sana vermeyen insanla arkadaş olma."
    Sordum kendime. Peki benim hâlâ onlarla arkadaş olma gayretim niye? Yusuf Atılgan gibi "Bir gün sana dünyada katlanılacak tek şeyin sevgi olduğunu öğreteceğim." diye çabalarken benim kaybettiğim sevgiyi kim tekrar öğretecek bana?
Yahu, öleceğim! Öleceğiz! Ne bu bitmez tükenmez hırs?! Ne bu dünyayı cehenneme çevirme merakı?! 
    "Benim bildiklerimi bilseniz, az güler çok ağlardınız." diyen Peygamberin bu sözünü çok yanlış anlamışım. Kast ettiği gözyaşlarının, benim gözyaşlarım olduğunu hiç sanmıyorum. Kast ettiği farkındalık, benim farkında olduğum şeylerin hiçbiri değil çünkü hiçbir şeyin farkında değilim. Öyle olduğumu sanıyorum.
    Yunus Emre "Yaratılanı severim, Yaradan'dan ötürü." derken bizim Yaradan'ı sevmeyi unutup salt yaratılana yöneleceğimizi bilse, bunu söylemekten imtina ederdi. Sonsuz sevme duygusu ile yaratılan bizler bunu fani için harcayıp baki olanı unuttuk. En azından ben unuttum. Unuttum ve paramparça oldum.
    Bunları yazdım, çünkü kendime hatırlatmam gereken şeyler var. Ölümün hak ve gerçek olduğu fani dünyada, baki olacakmış gibi hayatıma devam ediyorum. Hayır, hayatı kendime zehir ediyorum ve biliyorum ki çektiğimi sandığım bu zorluklar sadece nefsin zoruna giden şeyler. Çünkü Sezai’nin dediği gibi ‘ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum.’
    Bunları yazdığımı unutacağım. Hep unuttum. İnsan, nisyandan geliyor yani unutmak. Her ölüm ile hatırlayıp bir sonraki ölüme kadar unutacağım.
    Ne diyeyim ki?
    Ölüm, yine tanıdığım birinden çıkıp bak ben buradayım dedi. Kendisini unutmama hiç izin vermiyor.
    Hamdolsun!