Sekiz
Bir
yerden sonra kelimeler yetersiz kalıyor. Durup düşünüyorum, acaba şu içinde
bulunduğum durumu anlatacak kelimem var mı? Olsa bile eski etkiyi
yaratmayacağından o kadar eminim ki, bırakıyorum onu ve yeni bir kelime
arayışına çıkıyorum. Senden sonraki yaşantımın tümü arayışla geçti.
Başka şehirlerde, farklı insanlar ile
oturup kalkarken ve bana yönelen sevgiyi açlıkla kabul ederken yaptığım hatanın
acele davranmak oluğunu anlıyordum. Oruçluyken her şeyi yiyebilirmişsin gibi
gelir ama iftar vaktinde içtiğin bir bardak su bile doyman için yeterlidir.
Seninle ‘biz’ olarak bir anım olmasa da,
sana duyduğum sevgi o bir bardak su gibiydi. Devamını istememe engel oluyordu.
Beni sevdiğini, âşık olduğunu söyleyen insanlar, tokluğumu göremeyecek kadar aç
gözlüydü ve onları sevmemi istiyorlardı. Onları reddettiğimde ise, en başından
beri onların peşinde gezen benmişim ve onlara çok kötü bir şey yapmışım gibi
nefretlerini kusuyor, günah keçisi ilan etikleri beni uçurumdan aşağı atarken
tereddüt etmiyorlardı.
Hani aşk bunun neresinde? Aşk, bu kadar
ucuz mu?
Ben seni sevmeye devam ettiğim için
kendimden emin yazıyorum. Kendimden emin söylüyorum. ‘Aşk’ kelimesini ağzıma
aldığımda, vicdanım beni rahatsız etmiyor çünkü bunun hakkını fazlası ile
verdim.
Bir zamanlar, beş yılıma karşılık birkaç ay
teklif etmişlerdi. Yeni anıların eskiyi sileceğine dair bir takım
zırvalıklardan bahsedip, bunlar karşısında etkilenmemi bekliyorlardı. Oysa
benim, seninle bir anım yoktu. Benim sana karşı hislerim vardı ve bunları
silmekten bahsediyorlardı. Daha ilk engelde, yolunu şaşıran ve kuduz bir köpek
gibi sana saldıranın sözlerine güvenir misin?
Emek, denen kavramı çok yanlış anlamışlar,
belli. Birkaç etkileyici cümle söyleyip, birkaç romantik anı oluşturup ve birkaç
gözyaşı akıtıp bunun emek olduğunu iddia etmeleri, akılsızlıktan başka nedir?
Ben seni bir anı patlaması ile sevmedim ki?
Bana etkileyici cümleler de söylemedin, hatta benim için ağlamadın bile.
Koyu tavana asılı milyonlarca kandilin
titrek ışıkları ile aydınlattığı sıradan bir gecede, boks maçıyla ilgili
attığın ufak bir mesajın kalbimi fokurdatmasıydı seni sevme nedenim.
Sıradan, öylesine konuşulan konular, kayan
yıldızlar gibi ışık cümbüşüne dönüyordu. Şimdi gel de anlat diğerlerine, sevginin
ne olduğunu. Benim anlayışım ile onların anlayışı arasında milyon yıl
uzaklıktaki gezegenler kadar fark varken, beni anlamalarını zaten
beklemiyordum. Bunu da istemiyordum. Kendi oluşturduğum dünya içinde huzurlu
bir yaşam sürüp en azından hiç kirlenmemiş sana ve bana sahip çıkmak
yeterliydi. Ne kimse gibi pespayece ortaya dökülen anılar vardı, ne de rezil
dokunuşlar.
Bir ben vardım, bir de senin yansıman.
Herkes duvarlarım olduğunu söylüyor ama
kimse aşmak için mücadele etmiyordu. Soğuk bir insan olduğumu söyleyenlere hep
aynı cümleyi kuruyordum; kibritin yanması için temas gerekli. Ruhuma dokunmayan
birine kalbimi açamam, değil mi? Aynı şekilde fazla bir dokunmayı da kabul
edemem.
Kimse benim ruhuma seninki gibi dokunmadı.
Bunları nasıl yaptığın sorusu ise benim
için de muamma.
Şu yaşıma kadar birçok hata yaptım ve
yapmaya da devam edeceğim. Çok büyük hatalarım oldu, bileklerimi dikine kesmek
istedim ama bu yaşam, bana açık çek olarak sunulmamıştı ki canım istediği zaman
harcayayım. Korktum. Adam akıllı yaşayamazken adam akıllı ölmek istedim ve bu
benim yapabileceğim bir şey değildi.
Beklenenler hep vazgeçildiğinde gelir
diyor, Oğuz Atay. Bunun doğruluğundan emin olamadım. Gerçi bu zamana kadar
gelmediysen, bir umut daima seni beklemişim, değil mi? İnkâr etmiyorum. Geceye
yenilmediğim her güneşin doğumuna tanık olurken yahut yarı ölüme uyurken daima
umut ettim.
Şimdi ise sadece huzurlu olmak istiyorum.
Beni huzuruma kavuştur, olur mu?