Biraz Huzur...

28 Ağustos 2016 Pazar

Bir Pişmanlığın Hikayesi-8

     Sekiz

    Bir yerden sonra kelimeler yetersiz kalıyor. Durup düşünüyorum, acaba şu içinde bulunduğum durumu anlatacak kelimem var mı? Olsa bile eski etkiyi yaratmayacağından o kadar eminim ki, bırakıyorum onu ve yeni bir kelime arayışına çıkıyorum. Senden sonraki yaşantımın tümü arayışla geçti.
    Başka şehirlerde, farklı insanlar ile oturup kalkarken ve bana yönelen sevgiyi açlıkla kabul ederken yaptığım hatanın acele davranmak oluğunu anlıyordum. Oruçluyken her şeyi yiyebilirmişsin gibi gelir ama iftar vaktinde içtiğin bir bardak su bile doyman için yeterlidir.
    Seninle ‘biz’ olarak bir anım olmasa da, sana duyduğum sevgi o bir bardak su gibiydi. Devamını istememe engel oluyordu. Beni sevdiğini, âşık olduğunu söyleyen insanlar, tokluğumu göremeyecek kadar aç gözlüydü ve onları sevmemi istiyorlardı. Onları reddettiğimde ise, en başından beri onların peşinde gezen benmişim ve onlara çok kötü bir şey yapmışım gibi nefretlerini kusuyor, günah keçisi ilan etikleri beni uçurumdan aşağı atarken tereddüt etmiyorlardı.
     Hani aşk bunun neresinde? Aşk, bu kadar ucuz mu?
    Ben seni sevmeye devam ettiğim için kendimden emin yazıyorum. Kendimden emin söylüyorum. ‘Aşk’ kelimesini ağzıma aldığımda, vicdanım beni rahatsız etmiyor çünkü bunun hakkını fazlası ile verdim.
    Bir zamanlar, beş yılıma karşılık birkaç ay teklif etmişlerdi. Yeni anıların eskiyi sileceğine dair bir takım zırvalıklardan bahsedip, bunlar karşısında etkilenmemi bekliyorlardı. Oysa benim, seninle bir anım yoktu. Benim sana karşı hislerim vardı ve bunları silmekten bahsediyorlardı. Daha ilk engelde, yolunu şaşıran ve kuduz bir köpek gibi sana saldıranın sözlerine güvenir misin?
    Emek, denen kavramı çok yanlış anlamışlar, belli. Birkaç etkileyici cümle söyleyip, birkaç romantik anı oluşturup ve birkaç gözyaşı akıtıp bunun emek olduğunu iddia etmeleri, akılsızlıktan başka nedir?
    Ben seni bir anı patlaması ile sevmedim ki? Bana etkileyici cümleler de söylemedin, hatta benim için ağlamadın bile.
    Koyu tavana asılı milyonlarca kandilin titrek ışıkları ile aydınlattığı sıradan bir gecede, boks maçıyla ilgili attığın ufak bir mesajın kalbimi fokurdatmasıydı seni sevme nedenim.
    Sıradan, öylesine konuşulan konular, kayan yıldızlar gibi ışık cümbüşüne dönüyordu. Şimdi gel de anlat diğerlerine, sevginin ne olduğunu. Benim anlayışım ile onların anlayışı arasında milyon yıl uzaklıktaki gezegenler kadar fark varken, beni anlamalarını zaten beklemiyordum. Bunu da istemiyordum. Kendi oluşturduğum dünya içinde huzurlu bir yaşam sürüp en azından hiç kirlenmemiş sana ve bana sahip çıkmak yeterliydi. Ne kimse gibi pespayece ortaya dökülen anılar vardı, ne de rezil dokunuşlar.
    Bir ben vardım, bir de senin yansıman.
    Herkes duvarlarım olduğunu söylüyor ama kimse aşmak için mücadele etmiyordu. Soğuk bir insan olduğumu söyleyenlere hep aynı cümleyi kuruyordum; kibritin yanması için temas gerekli. Ruhuma dokunmayan birine kalbimi açamam, değil mi? Aynı şekilde fazla bir dokunmayı da kabul edemem.
    Kimse benim ruhuma seninki gibi dokunmadı.
    Bunları nasıl yaptığın sorusu ise benim için de muamma.
    Şu yaşıma kadar birçok hata yaptım ve yapmaya da devam edeceğim. Çok büyük hatalarım oldu, bileklerimi dikine kesmek istedim ama bu yaşam, bana açık çek olarak sunulmamıştı ki canım istediği zaman harcayayım. Korktum. Adam akıllı yaşayamazken adam akıllı ölmek istedim ve bu benim yapabileceğim bir şey değildi.
    Beklenenler hep vazgeçildiğinde gelir diyor, Oğuz Atay. Bunun doğruluğundan emin olamadım. Gerçi bu zamana kadar gelmediysen, bir umut daima seni beklemişim, değil mi? İnkâr etmiyorum. Geceye yenilmediğim her güneşin doğumuna tanık olurken yahut yarı ölüme uyurken daima umut ettim.
    Şimdi ise sadece huzurlu olmak istiyorum.

    Beni huzuruma kavuştur, olur mu?