Biraz Huzur...

11 Ekim 2016 Salı

Gülümse, Ege.

        Buradayım, işte.
    Kaçıp gitmek istediğim ama gidecek bir yerimin olmadığını bildiğimden –doğrusu yerim var, belki ama oraya gidecek cesaretim yok- gelebileceğim en rahat yere geldim. Harflerin yanına. Yine ve yine yazıyorum ve yine insanlar gereksiz cümleler kuracak.
    Zaten ne vakit anlayıp konuşmak istediler ki?
    Bu sefer canımı sıkan mevzu, yardım edemiyor olmak. Evet, belki benim yapabileceğim, yardım edebileceğim bir mevzu değil ama insan, dostunun da acısını paylaşamıyorsa şayet, daha neye yarar ki? Biliyorum, bir müddet yalnız kalmalı ve kendisini önce kendisi telkin etmeli. Zaten zamanı geldiğinde anlatacaktır.
    Ama benim korktuğum şey zaman.
    Acılar, insanları birbirinden uzaklaştırırken zamanın yaptığı şey bu uzaklığı daha da pekiştirmek. İki odayı birbirine bağlayan duvarları yıkabilirsiniz ama ya iki insan arasındaki duvarları? İki insanı geçtim, ya o insanın kendi duvarlarını nasıl yıkmalı? Ne ile?
    Eğer burayı okuyorsan, gül güzeli, sana söylemek istediğim birkaç kelam var. Nedense yüzüne karşı söyleyemem gibi geliyor. Ne kadar konuşursam konuşayım, söz konusu kendi hislerimi ifade etmeye geldiğinde sesimi kaybediyorum. İnsan en çok kendi hislerini aşikâr ederken aciz, sanırım. Çünkü öyle zamanlarda elim ayağım boşalıyor.
    Öyleyse başlıyorum.
    Seni neyin üzdüğünü yahut ağlattığını biliyorum. Bilmiyor gibi sormamın nedeni bana senin anlatmanı istemem yani karşıma geçip böyle de böyle demeni istemem lakin oldukça yıpranmış, güçsüzleşmişsin. Burnunun ucu kırmızı renge bürünürken gözlerin de iyice küçülmüş. Gücendim doğrusu. Yahu senin acını sırtlanmayacak, seninle ağlamayacaksam yazık değil mi bana be? Şurada kahroluyorum, ne halde olduğunu düşünmekten reva mı bu bana be?
    Neyse sitemlerim incitmesin seni çünkü hepsinin sebebini biliyorsun. Ayağa kalk ve yine gülümse.
    Gülümse.
    Ege gülümsesin.
    Bu şekilde kendini yıpratman olur şey değil. Daha bu sabah birlikte bir karar almışken aldığımız bu kararın yaşamını sonlandırma. En azından bir gün olsa, dayanmalı umutlar. Kelebekler gibi. Dayanmalısın ve bu yolda seninle olmaya izin vermeli.
     Sana verdiğim hediyeyi hatırlıyor musun? Hani oradaki kokulu mumu yakmanı söylemiştim, canın her yandığında. Hah işte tam zamanıdır, o mumu yakmanın.
    Öyleyse bir şiir gönderiyorum sana;
Sana dostluğumu içimden söküp
Bahçene dikmeliyim.
Meyvalar bol meyvalar,
Yaz akşamları terleyen sürahilerdeki sular.
Burada; içimin sökülmüş, kurt üşüşmüş fidanlığında
Düşmanlıklarımın, hasetlerimin ve namussuzluğun
Sarışın, acı yeşil ağaçlarında
Zehir gibi bir kış akşamı
Poyrazdan masun bir kulübe göreceksin
Azizim sen, uzun bir yolculuğa çıkmışsın
Tipi birdenbire bastırmış
uzaklardan mavi fenerli bir araba geçmiş
Yakınlarda at kişnemiş
Bir süvari; şarkısını birdenbire kesip
Yıldırım gibi uzaklaşmış
Ova; alabildiğine uzak, göz alabildiğine düzlük.
Seninkisi
Senin içinden koparmadığın-
Yeniden biten, çocuk dişleri misali
Dostluğun;
Bana şimdi gelirse
Böyle bir karlı havada gelecektir.
Fakat sen emin ol:
İçinden kalorifer yanan bir Avrupa otelinde
Banyolu, yatağı kuş tüyü yastıklı bir oda bulacaksın.