Biraz Huzur...

10 Ekim 2017 Salı

Sek Yalnızlık

    

     


     Kısa bir hikâye yazmak istiyorum; aylardan sonra ilk kez, yanaklarım kırmızı ama parmak uçlarım soğukken ve sırtımdaki ağrı artık çekilmez olmuşken yazmak istiyorum. Dinlemek yahut daha doğru bir ifadeyle okumak istemeyenleri dışarı alalım. Daha en başından uyarıyorum ki sonuna geldiğinizde ya da sonunu göremeden yarısında artık tahammül edemediğinizde, suçu bana atmayın.
    Hayatıma girmek ve bir parçam olmak isteyen, beni daha yakından tanıma merakına kapılmış insanları baştan uyardım. Tıpkı onun hayatına girmek istediğimde, beni uyardığı gibi. Bu özelliği ondan kazanmış olmak beni bir miktar mutlu ediyor ve güvende hissediyorum. Çünkü öyle ya da böyle sonuna geldiğimizde, suçlu hissetmiyorum. Yine de bu kırılmıyorum anlamına gelmiyor. Kaldı ki cümleler bazen sivri uçlu aletlerden daha keskin olabiliyor, içinize saplanıp kaldığı yerden acıtmaya devam edebiliyor. Bıçak yarasını kapatmak, onun kapanmasını beklemek daha kolay gelebiliyor.
    Ve günlerden bir gün; sıcak bir ağustos sabahı saatin kaç olduğundan emin değilim ama günlerden Perşembe. Yumruklanan bir kapının ürküntüsünü beynimde hissediyorum. Kapının ardındaki kişi oldukça kendinden emin, gözü kara, benim karanlığımın yanında renklerinin canlılığı göz kamaştırıcı ama çiğ. Evet, o olsa çiğ derdi. Toy değil çiğ.
    Birkaç kez görmezden gelmeye çalıştım çünkü benim karanlığım onun renkliliğini yok ederdi ve bunu ona yapmak istemezdim. Kimseye böyle bir şey yapmak istemezdim. Zamanında bana yapılan ve canımı yakan bir şeyi kimseye yapmak istemezdim. Yine de ısrarla çalınan kapıyı artık aralamak zorundaydım ve o aralıktan boynuma sarılan cümlelerden birini cımbızla seçip almıştım.
    Çok iyisin, dedi gözleri parlıyor ve muazzam bir tabloya bakıyormuş gibi hayranlık duyuyordu.
    Sanmıyorum, desem de kendi bildiğine inanacak gibi duruyordu.
    Nitekim devamında öyle iyisin ki seni tanımak hayır seninle yakın olmak istiyorum diyerek düşüncelerimi onaylamıştı.
    Başımı iki yana sallayıp derin bir nefes aldım. Dinle, dedim ciddiyetle gözlerine bakarken. Her insanın karanlık bir yanı var, kimseye göstermediği sadece kendisinin bildiği ama benim o yanım her şeyden ve herkesten daha güçlü. Uzay boşluğunda kara delikten kaçmak gibi kaçmaya çalışmak. Zaman zaman boğulduğumu, kaybolduğumu hissediyorum ve inan bana senin gözlerinle anlatmaya çalıştığın ‘ben de’ bakışları gibi değil. Geceleri uyuyamıyorum, gündüzleri uyanamıyor. Uyandığımda kendimi ağlamış buluyorum ve daha da ilerisi kendimle kavga ediyor, bağırıyor, yumruklarımı duvara geçiriyorum. Sonra kendimi hissizce tavanı izlerken buluyorum, kollarımda kan izleri.
    Dinle! Bakışların her şeyi abartıyorsun der gibi baksa da doğruları söylüyorum. Ruhumda asla mutlu olmayan, doymayan ve beni tüketmeye çalışan bir karanlık var. Onunla savaşamazsın. Kendini tüketmeden ona karşı kazanamazsın ve inan bana değmez. Kaldı ki kendini tükettikten sonra pişman olacak, suçu bana atacaksın. Atmam deme! Yorulacak, incinecek ve senden bunu yapmanı istemediğim halde istemişim gibi kin besleyeceksin.
    Ben, senin sandığın gibi iyi biri değilim. İçimde ne kadar rezil ve çirkin bir kişilik sakladığımı bilemezsin.
    Söyledim ve dinledi ama bakışlarındaki merak geçmedi. Önemli değil. Tuhaf biri olduğunun farkındayım ve seni bu yüzden seviyorum.
    Mırıldandım. Ve günün birinde tuhaf biri olduğum için benden nefret edeceksin.
    Hayır, dese de sadece gülümsedim. Sonu şimdiden görüyordum. Yorulacaktı ve bunun için beni suçlayacaktı.
    Ve yine günlerden bir gün; serin bir eylül akşamı günlerden ne bilmiyorum ama saat on biri çeyrek geçiyor. Bir kapının zalimce kapanış sesine uyanıyorum. Kapıyı kapatan kişi bütün siyahı bırakarak çıkıyor.
    Senin yüzünden! Diyor. Artık tahammülüm kalmadı.
    Söylemiştim, diyorum. Bir gün dayanılmaz gelecekti.
    Öfkeyle soluyor. Sen ve senin bitmek bilmez karanlığın. Evet, söylemiştin ama bu kadar olacağını bilmezdim.
    Oturdum. Benim hakkımda kafanda bu kalıbı oluşturan sendin. Kendine kızmalısın. Olmadığım bir kişiyi tanıtmadım.
    Hiçbir şey söylemedi. Uzaklaşan ayak seslerini duydum. Bir süre sonra onlar da kaybolup gitti. Eşiğe bırakılmış siyahı gördüm, gidenin ardından bıraktığı siyahı. Usulca kaldırdım onu yerinden, saçlarını okşadım; karanlığın yanına bıraktım.
    Kara delik biraz daha güçlü olduysa da omuz silktim. Olmadığım birini asla söylememiştim. Bir kahraman da istememiştim ki prenses falan da değilim. Sadece su katılmamış yalnızlığımı sek içecek birini istemiştim lâkin yalnızlığı sek içmek rakıyı sek içmeye benzemez. Daha önce rakı içtiğimden değil ama yalnızlık insanı içten öldürür.
    Kapıya bir kat kilit daha takıyorum.
    Sek yalnızlığı içelim.

    Şerefe!