Kısa bir hikâye yazmak istiyorum; aylardan sonra ilk kez, yanaklarım
kırmızı ama parmak uçlarım soğukken ve sırtımdaki ağrı artık çekilmez olmuşken
yazmak istiyorum. Dinlemek yahut daha doğru bir ifadeyle okumak istemeyenleri
dışarı alalım. Daha en başından uyarıyorum ki sonuna geldiğinizde ya da sonunu
göremeden yarısında artık tahammül edemediğinizde, suçu bana atmayın.
Hayatıma girmek ve bir parçam olmak isteyen, beni daha yakından tanıma
merakına kapılmış insanları baştan uyardım. Tıpkı onun hayatına girmek
istediğimde, beni uyardığı gibi. Bu özelliği ondan kazanmış olmak beni bir
miktar mutlu ediyor ve güvende hissediyorum. Çünkü öyle ya da böyle sonuna
geldiğimizde, suçlu hissetmiyorum. Yine de bu kırılmıyorum anlamına gelmiyor.
Kaldı ki cümleler bazen sivri uçlu aletlerden daha keskin olabiliyor, içinize
saplanıp kaldığı yerden acıtmaya devam edebiliyor. Bıçak yarasını kapatmak,
onun kapanmasını beklemek daha kolay gelebiliyor.
Ve günlerden bir gün; sıcak bir ağustos sabahı saatin kaç olduğundan
emin değilim ama günlerden Perşembe. Yumruklanan bir kapının ürküntüsünü
beynimde hissediyorum. Kapının ardındaki kişi oldukça kendinden emin, gözü
kara, benim karanlığımın yanında renklerinin canlılığı göz kamaştırıcı ama çiğ.
Evet, o olsa çiğ derdi. Toy değil çiğ.
Birkaç kez görmezden gelmeye çalıştım çünkü benim karanlığım onun
renkliliğini yok ederdi ve bunu ona yapmak istemezdim. Kimseye böyle bir şey
yapmak istemezdim. Zamanında bana yapılan ve canımı yakan bir şeyi kimseye
yapmak istemezdim. Yine de ısrarla çalınan kapıyı artık aralamak zorundaydım ve
o aralıktan boynuma sarılan cümlelerden birini cımbızla seçip almıştım.
Çok iyisin, dedi gözleri
parlıyor ve muazzam bir tabloya bakıyormuş gibi hayranlık duyuyordu.
Sanmıyorum, desem de kendi
bildiğine inanacak gibi duruyordu.
Nitekim devamında öyle iyisin ki
seni tanımak hayır seninle yakın olmak istiyorum diyerek düşüncelerimi
onaylamıştı.
Başımı iki yana sallayıp derin bir nefes aldım. Dinle, dedim ciddiyetle gözlerine bakarken. Her insanın karanlık bir yanı var, kimseye göstermediği sadece
kendisinin bildiği ama benim o yanım her şeyden ve herkesten daha güçlü. Uzay
boşluğunda kara delikten kaçmak gibi kaçmaya çalışmak. Zaman zaman boğulduğumu,
kaybolduğumu hissediyorum ve inan bana senin gözlerinle anlatmaya çalıştığın
‘ben de’ bakışları gibi değil. Geceleri uyuyamıyorum, gündüzleri uyanamıyor. Uyandığımda
kendimi ağlamış buluyorum ve daha da ilerisi kendimle kavga ediyor, bağırıyor,
yumruklarımı duvara geçiriyorum. Sonra kendimi hissizce tavanı izlerken
buluyorum, kollarımda kan izleri.
Dinle! Bakışların her şeyi abartıyorsun der
gibi baksa da doğruları söylüyorum. Ruhumda asla mutlu olmayan, doymayan ve
beni tüketmeye çalışan bir karanlık var. Onunla savaşamazsın. Kendini
tüketmeden ona karşı kazanamazsın ve inan bana değmez. Kaldı ki kendini
tükettikten sonra pişman olacak, suçu bana atacaksın. Atmam deme! Yorulacak,
incinecek ve senden bunu yapmanı istemediğim halde istemişim gibi kin
besleyeceksin.
Ben, senin sandığın gibi iyi biri değilim.
İçimde ne kadar rezil ve çirkin bir kişilik sakladığımı bilemezsin.
Söyledim ve dinledi ama bakışlarındaki
merak geçmedi. Önemli değil. Tuhaf biri
olduğunun farkındayım ve seni bu yüzden seviyorum.
Mırıldandım. Ve günün birinde tuhaf biri olduğum için benden nefret edeceksin.
Hayır, dese de sadece gülümsedim. Sonu
şimdiden görüyordum. Yorulacaktı ve bunun için beni suçlayacaktı.
Ve yine günlerden bir gün; serin bir eylül akşamı günlerden ne
bilmiyorum ama saat on biri çeyrek geçiyor. Bir kapının zalimce kapanış sesine
uyanıyorum. Kapıyı kapatan kişi bütün siyahı bırakarak çıkıyor.
Senin yüzünden! Diyor. Artık tahammülüm kalmadı.
Söylemiştim, diyorum. Bir gün dayanılmaz gelecekti.
Öfkeyle soluyor. Sen ve senin bitmek bilmez karanlığın. Evet, söylemiştin ama bu kadar
olacağını bilmezdim.
Oturdum. Benim hakkımda kafanda bu kalıbı oluşturan sendin. Kendine kızmalısın.
Olmadığım bir kişiyi tanıtmadım.
Hiçbir şey söylemedi. Uzaklaşan ayak
seslerini duydum. Bir süre sonra onlar da kaybolup gitti. Eşiğe bırakılmış
siyahı gördüm, gidenin ardından bıraktığı siyahı. Usulca kaldırdım onu
yerinden, saçlarını okşadım; karanlığın yanına bıraktım.
Kara delik biraz daha güçlü olduysa da omuz silktim. Olmadığım birini
asla söylememiştim. Bir kahraman da istememiştim ki prenses falan da değilim.
Sadece su katılmamış yalnızlığımı sek içecek birini istemiştim lâkin yalnızlığı
sek içmek rakıyı sek içmeye benzemez. Daha önce rakı içtiğimden değil ama
yalnızlık insanı içten öldürür.
Kapıya bir kat kilit daha takıyorum.
Sek yalnızlığı içelim.
Şerefe!