Biraz Huzur...

30 Nisan 2015 Perşembe

Bir Pişmanlığın Hikayesi


Bir 



Sebebim sensin yazmamda belki ama amacım sen değilsin. Benim aslında. Kendi pişmanlıklarım, kırgınlıklarım, gözyaşım… Niye benle konuşuyorsun? diye soracaksın. Cevabım oldukça basit: Her insan konuşacak birini arar bende seni seçtim. Çünkü yazmaya başlama sebebim sensin ama amacım kendim. Belki bir nebze içim huzur dolar ve uzun zamandır istediğim o insan olurum. Uzun zamandır kendime verdiğim sözü tutabilirim. Tek amacım bu. Sebebin sen olmasının aksine amaç işte bu. Biliyorum hiçbir zaman bunu okuma şansın olmayacak ve ben boş duvarlara konuşmuş gibi olacağım. Kendi söylediklerimi yine kendim duyacağım. Hiçbir şey değişmeyecek. Yine de senden başka türlü özür dileyebilmemin imkânı yok. Anlık bir dürtü ile parçaladığım dostluğumuzdan ancak bu şekilde af dileyebilirim. Beni affet, olur mu? Ve bir de hakkını da helal et. Zira bu yük omuzlarıma çok ağır geliyor.

    Ani bir öksürük nöbetiyle sarsıldı, henüz orta yaşlarındaki kadın. Orta yaşlarında olmasının aksine biraz daha genç gösteriyordu. Elini klavyeden çekmeden öksürmeye devam etti. Boşta kalan eli ile ağzını örtmüştü. Saat çoktan gece yarısını geçmişti. Son öksürükten sonra derin bir nefes aldı ve arkasına yaslandı. Başını sandalyeye yaslayıp gözlerini tavana dikti. Gecenin bu yarısında onu yazmaya iten sebebi düşündü. Yazmayı seviyordu ama bu sevgisi hiç böyle zorunlu bir ihtiyaca dönüşmemişti. Yazmak, arta kalan zamanlarında beynini boşaltmasına yardım ediyordu. Ama şimdi içindeki bu güçlü dürtü onu rahatlatmaktan çok, daha da yoruyordu. Yazdığı yazının sonunu getirmesi için onu zorluyor, eğer getiremezse asla huzur bulamayacağı korkusu uyandırıyordu. Tekrar derin bir nefes aldı. Yazmak hiç böyle zor bir eyleme dönüşmemişti. Kafasında milyarlarca kez kurduğu cümleleri kâğıda dökmek hiç böyle zor olmamıştı. Kendini kapana kısılmış gibi hissediyordu ve bu yazı bitmeden kapandan çıkış yok gibiydi.
    Kapandan başka bir çıkış olduğunu haber verircesine okunmaya başladı ezan-ı Muhammed. Allah-u Ekber, nidası bomboş sokaklarda yankılanırken hızla yerinden kalkıp banyoya koştu. Abdest aldıktan sonra hızla sabahlığını üzerine geçirdi. Eşarbını da taktıktan sonra koşar adım asansöre yöneldi. Resepsiyona ‘Hayırlı sabahlar’ deyip şaşkın bakışları arasında otelden dışarı çıktı. Ezan henüz bitmemişti. Bir yandan ezanı dinlerken bir yandan da arabayı çalıştırıp gaza bastı. Gideceği yeri çok iyi biliyordu. Kocatepe camiine çıkacaktı. Ankara’da olmaktan en çok hoşlandığı yere gidecekti. Kısılmış olduğu kapandan bir nebze de olsa çıkıp nefes alabileceği bir yere gidiyordu.
    Bomboş sokaklardan hızla geçerken ezan henüz bitmişti.
    ‘‘Sünnete yetişemeyeceğim.’’ diye mırıldandı dişlerinin arasından. Gaza daha çok abandı.
Camiye girdiğinde imam sabah namazının farzı için kamet getiriyordu. Çok şükür yetiştim diye geçirdi aklından. Derin bir nefes alıp en ön safa geçti. Kendinden başka birkaç kişi daha vardı. İmam tekbir getirince kafasının boşaldığını hissetti. İşte şimdi daha rahat bir nefes alıyordu. Beynindeki dünyalık düşünceleri uzaklaştırdı ve sadece odaklandı. Yüce Allah’ın huzurundaydı ve sadece kendisi vardı. Hayatının, hatalarının, düşüncelerinin tüm berraklığıyla Rabbinin karşısında eğilmişti ama eğilmek yetmiyordu büyüklüğü anlatmaya. Bu sefer yere kapandı. Gözyaşları usulca seccadeye damlarken tövbe etti. Doğruldu, Rabbim diye geçirdi içinden. Tekrar yere kapandı. Rabbim. İki rekât namaz bittiğinde sıkıntıları da bitmişti. Bu manevi huzuru bozmadan ayağa kalktı ve yetişemediği sabah namazının sünneti için niyet etti.
    Rahatlamıştı. Hiç olmadığı kadar huzur dolmuştu. Nefes alamayacağını düşündüğü anda nefes almak için bir kapı açılmıştı. Bu O’nun lütfuydu.
   Caminin avlusuna çıktığında güneş doğmak üzereydi. Doğarken çok zorlandığı için gökyüzünü kızıllık kaplar demişti annesi. Aydınlanmakta olan gökyüzü kıpkırmızıydı. Avludaki banklardan birine oturdu. Eşarbından fırlayan bir tutam saçı içeri doğru sıkıştırdı. Ankara’ya tepeden bakıyordu şimdi. Sabahları ne kadar da masumdu. Tıpkı kendisi gibi.
Biraz daha oturacaktı ama titreyen telefonu onu dalmış olduğu atmosferden çıkarmıştı.
    ‘‘Alo?’’
    ‘‘Hocam hayırlı sabahlar bu saatte rahatsız ettiğim için üzgünüm ama konferans bir saat erken başlayacakmış.’’
    ‘‘Hayırlı sabahlar Yasemin. Uyanmıştım zaten.’’ Saate baktı. 6 olmuştu. ‘‘Bir saat sonra otelin lobisinde buluşuruz.’’
    ‘‘Peki hocam. Görüşürüz.’’
Telefonu kapattı ve tutulan eklemlerini açmak için gerildi. Boynu tutulmuştu.
    Otele geldiğinde önce sıcak bir duş aldı. Sonra kendini tekrar bilgisayarın karşısında buldu. Huzur gitmiş, ihtiyaç geri gelmişti.

    Hatalıydım. Senin bana karşı olan davranışlarını yanlış anladım. Henüz genç olmamın verdiği tecrübesizlikle sana olan duygularımı aşk sandım. Aşktan öte duygular da olduğunu bilmiyordum o zamanlar. Küçüktüm ve aşk başıma gelen en büyük şeydi. Mucizeydi benim için. Sen bir mucizeydin. Bu mucizeye tutunmak istedim, sana tutunmak istedim. Yalnızlığımın, tekliğimin ortasında çoktun, benim için. Kayboluşumun ortasında kendimi buluşumdun. O zamanlar hayat benim için karanlık dolambaçlı bir yoldu. Sen ise yolun sonundaki ışık.
    Düşünsene. Daha önce hiç bilmediğim bir şehirde, yabancı, korkak adımlar atarken gözyaşlarımı kimse görmesin diye içime akıtırken hıçkırıklarımı yastığımla gömerken annem ve babam dışında biri çıkıyor ve ‘Ben yanındayım.’ diyor. Bedeni yanımda olmasa bile sesi sürekli kulaklarımda çınlıyor. Üzülme diyor, bana ve onca mesafeye, kilometreye rağmen sanki gözyaşlarımı siliyor. Şimdi ben ona âşık olmayıp da ne yapsam! Bu duyguları aşk sanmayıp da ne sansam!
    O zamanlar küçüktüm ve aşk benim için çok büyüktü. Aşktan önemli şeylerin olmadığı zamanlardı. Âşık olmak için can attığım zamanlardı. Ama yanlış kişiyi seçtim! Hatalıyım, biliyorum. Bir anlık yanlış duygularla koskoca bir dostluğu çöpe attım, pişmanım. Aradan onca yıl geçmesine rağmen pişmanım. Kıyamete kadar da pişman olacağım, değil mi?

    Gözü saate kaydığında panikleyerek yerinden kalktı. Lobiye inmesine 15 dakika vardı ve hazır değildi. Neredeyse kurumuş olan saçlarını topuz yaparak topladı ve siyah bonesini taktı. Dün geceden hazırlamış olduğu kıyafetlerini giydi. Şalını şık bir iğne ile tutturup çantasını kaptığı gibi lobiye indi. Saat yediyi beş geçiyordu.
    Asistanı Yasemin çoktan gelmişti. Dumanı hala tüten çayından yudumlarken elindeki kâğıtlara bakmaktaydı.
    ‘‘Günaydın Yasemin, çok bekletmedim umarım.’’
    ‘‘Hayır, hocam. Ben de yeni gelmiştim zaten. Siz de çay içer misiniz?’’
     ‘‘Tabii ama kahvaltının yanında daha güzel olur. Hamam önüne geçip kahvaltı yapalım önce. Oradan geçeriz konferansa.’’
 Yasemin onaylarcasına başını salladı. ‘‘Peki hocam.’’
Resepsiyona doğru ilerlediler, anahtarını teslim etti.
    ‘‘İyi günler, Melek Hanım.’’ dedi resepsiyondaki genç bayan.
Melek içten gülümsemelerinden birini takındı. ‘‘İyi günler.’’
   
    Hamam önündeki kahvaltı mekânlarından birinde karar kılıp masaya oturdular. Zengin bir kahvaltı menüsü ve sınırsız çay eşliğinde konferans hakkında konuşmaya başladılar. Yasemin, diğer katılımcılar hakkında bilgi veriyordu.
    Yasemin, Melek’in üniversitedeki asistanıydı. Öğrenmeye can atan istekli bir yanı vardı. Azimliydi. 2. Yeni şairlerine oldukça düşkündü. Zaten Melek’in asistan olarak Yasemin’i seçmesinin temel nedeni buydu. Melek hala aynı üniversitede profesörlük yapmaktaydı.
    ‘‘Bugün sizi durgun gördüm, hocam. Dün gece iyi uyuyamadınız sanırım.’’
    ‘‘Aslında dün gece hiç uyumadım. Fırsatım olmadı.’’
    ‘‘Kendinizi bu kadar yormayın. Her şey kusursuz olamaz, değil mi?’’ dedi Yasemin gülümseyerek.
    Melek çayından bir yudum aldı. ‘‘Her şeyin kusursuz olması için değil, en az kusurlu olması için çalışıyorum. Beşerin yaptığı her şeyde bir kusur var çünkü. Asıl amaç en az kusurla halletmek.’’
    Yasemin, düşünceli bir halde başını salladı. ‘‘Yine de bunun için uykusuz kalmamanız gerekiyor, hocam.’’
    ‘‘Sen beni merak etme, Yasemin. Bünyem alışkındır. Asıl sen kendine dikkat et, yolun henüz başındasın.’’ dedi Melek. Gülümsüyordu. Yasemin de gülümsemişti.

    Saat sekize doğru konferansın yapılacağı mekâna gelmişlerdi. Kendilerine ayrılan masaya oturdular. Melek konuşmacıların isimlerinin yazılı olduğu kâğıdı incelemeye başladı. Konferansın konusu ateş redifli gazellerdi. Konuşmacıların hepsi alanında uzman profesörlerdi. Melek bugün sadece dinleyici olacaktı. Etrafına bakındı. Atatürk Üniversitesi edebiyat ana bilim dalı başkanı ile göz göze geldi. Baş selamı ile onu selamladıktan sonra önüne döndü. Konferans beş dakika içinde başlayacaktı.
    ‘‘Şu masadaki kadın size bakıyor, hocam.’’ dedi Yasemin.
    Yasemin’in bahsettiği kadın biraz önceki profesördü. ‘‘Kendisi liseden arkadaşım olur.’’
    ‘‘Madem öyle neden bu şekilde bakıyor? Sanki-’’
    ‘‘Sanki küçümser gibi, değil mi?’’
    Yasemin başını onaylarcasına salladı.
    Melek gülümsedi. ‘‘Pek yakın değildik, aslında. Onun benden pek haz etmediğini biliyorum. Aradan kaç sene geçti hala aynı sanırım.’’
    Yasemin önündeki bardaktan bir yudum su aldı. ‘‘Sizin gibi güler yüzlü bir insanı çekemeyen birilerinin olması garip.’’
    ‘‘Teşekkür ederim Yasemin ama herkesin aynı düşünmesini bekleyemezsin.’’
    Konferans başlamıştı. Ama Melek bir türlü odaklanamıyordu. Hala zorunlu bir yazma ihtiyacı içindeydi. Beyninde birden çok düşünce vardı ve bu düşüncelerinin hepsi aynı kişiye aitti. Ona. Yeni kitabına başlamasına neden olan kişiye. İçinin bunaldığını hissediyordu. Görüntüler bulanıklaşmaya başladığında gözlerini kapadı.

***     
25 yıl önce

    ‘‘Söyle bakalım küçük, lise nasıl gidiyor?’’ diye sordu hattın ucundan.
    Melek’in kalbi şiddetle atmaya başladı. Onun sesini duyduğunda hep böyle oluyordu, nedense. ‘‘Bilmiyorum ki, değişik işte.’’
Hattın diğer ucundaki kişi güldü. Melek’in kalbi daha hızlı atmaya başlamıştı. ‘‘Sesinden anlaşıldığı kadarıyla hiç iyi gitmiyor gibi. Hem kaldığın eve alıştın mı?’’
    Melek derin bir iç çekti. ‘‘Asıl sorun da bu zaten. Geçici olarak kalacak olsam da bu apart pansiyondakileri sevmedim. Benim odamda tam altı kişi var ve en küçükleri benim. Üzerimde zorbalık yapıyorlar gibi hissediyorum.’’ Sesi titremişti.
    Hattın diğer ucundaki kişi gülmeyi bırakmıştı. Konuştuğunda sesi oldukça endişeli çıkıyordu. ‘‘Sana kötü davranmıyorlar, değil mi Melek?’’
    Melek, ağlamamak için gözlerini kırpıştırdı. ‘‘Hayır.’’ diye mırıldandı sesinin titremesini engellemeye çalışarak ama başaramamıştı.
    Hattın diğer ucundaki kişi artık daha da ciddiydi. Melek kaşlarını çattığını hayal etmişti. ‘‘Emin misin?’’
    Melek ağzını açmış tam cevap verecekti ki kapıdan en çok korktuğu kız göründü. ‘‘Biraz daha sessiz konuş!’’ dedi gözlerini korkutucu derecede açarak.
    Melek için artık gözyaşlarını engellemek imkânsızdı. Küçük bir hıçkırık eşliğinde gözyaşları sicim gibi inmeye başlamıştı.
    Diğeri konuşmaları ve Melek’in hıçkırığını duymuştu. Bir süre ağlamasına izin verdi.
    ‘‘Melek,’’ diye fısıldadı usulca. Melek, sesin sahibini yanında hissetti. Sanki tam yanındaydı, başını göğsüne yaslamış, saçlarını okşuyordu. ‘‘Ben yanındayım.’’
    ‘‘Biliyorum.’’ Melek fısıldıyordu. O, yanındaydı. Hissediyordu. Hatta deli olduğunu düşünecek kadar yanında hissediyordu. ‘‘Yanımdasın, biliyorum.’’
    ‘‘Evet, küçük. Sakin ol şimdi. Derin bir nefes al ve biraz uyumaya çalış. Ben yanındayım. Sen uyuyana kadar telefonu kapatmayacağım.’’
    Melek, onun dediğini yaptı. Yatağa girdi ve yorganı başına kadar çekti. Gözyaşları tatlı bir horultu ile bölündüğünde hattın diğer ucundaki kişi ‘‘İyi geceler, küçük.’’ dedi. Melek ise çoktan uykuya dalmıştı. Rüyasında o vardı.
   
***

    Melek gözlerini açtığında yanaklarının ıslanmış olduğunu fark etti. Salon karanlık olduğu için şanslıydı. Belli etmemeye çalışarak gözyaşlarını sildi. Böyle bir insanı kaybetmiş olmak yaptığı en büyük hata olmalıydı.



Başlıktan da belli, 'Bir Pişmanlık' olduğu. Ama kim pişman olan? Ben miyim yoksa ben istedim, diye pişman olan Melek mi? Melek kim? Bilinmez... Herkesin içinde bir Melek var, bir pişmanlığın hikayesi var... Hatalar varsa, affola...

21 Nisan 2015 Salı

İstanbul ve Sen



Bir martının kanat çırpışı duyuluyor,
Masmavi semaya bakarken.
Gurbet akıyor kanatlarından
Hasret, özlem ve sen.
Uzaklaşıyor, kaçıyor peşinden gelenden,
Bir diğer martıdan.
Hıphızlı, ulaşılamaz ve mükemmel.
Ama diğeri kırgın küskün ve yavaş.
İşte böyleydik bizde:
Sen hızlı, mükemmel ve ulaşılamaz
Ben ise; kırgın, küskün ve yavaş…
 Bir gemi geçiyor boğazın karanlık sularından,
Düdüğünü öttüre öttüre.
Keskin dalgalar bırakıyor ardından
Yavaş yavaş siliniyor izleri.
Bir diğeri yetişemiyor ona
Arkasından bir düdük çalıyor:
“Dur, gitme!”
                      
Dalgalar kıyıya çarpıyor.
Hırçın, öfkeli küfrediyor,
Hayatına, yaşamına, sevdasına.
Art arda geliyor dalgalar,
Boşluk bırakmadan hemen.
Küskün doğaya ve yaşama
Ben de küskünüm sana ve İstanbul'a...

Hatalarım varsa affola...