Bir
Ani bir öksürük nöbetiyle sarsıldı, henüz orta yaşlarındaki kadın. Orta
yaşlarında olmasının aksine biraz daha genç gösteriyordu. Elini klavyeden
çekmeden öksürmeye devam etti. Boşta kalan eli ile ağzını örtmüştü. Saat çoktan
gece yarısını geçmişti. Son öksürükten sonra derin bir nefes aldı ve arkasına
yaslandı. Başını sandalyeye yaslayıp gözlerini tavana dikti. Gecenin bu
yarısında onu yazmaya iten sebebi düşündü. Yazmayı seviyordu ama bu sevgisi hiç
böyle zorunlu bir ihtiyaca dönüşmemişti. Yazmak, arta kalan zamanlarında
beynini boşaltmasına yardım ediyordu. Ama şimdi içindeki bu güçlü dürtü onu
rahatlatmaktan çok, daha da yoruyordu. Yazdığı yazının sonunu getirmesi için
onu zorluyor, eğer getiremezse asla huzur bulamayacağı korkusu uyandırıyordu.
Tekrar derin bir nefes aldı. Yazmak hiç böyle zor bir eyleme dönüşmemişti.
Kafasında milyarlarca kez kurduğu cümleleri kâğıda dökmek hiç böyle zor olmamıştı.
Kendini kapana kısılmış gibi hissediyordu ve bu yazı bitmeden kapandan çıkış
yok gibiydi.
Kapandan başka bir çıkış olduğunu haber verircesine okunmaya başladı
ezan-ı Muhammed. Allah-u Ekber, nidası bomboş sokaklarda yankılanırken hızla
yerinden kalkıp banyoya koştu. Abdest aldıktan sonra hızla sabahlığını üzerine
geçirdi. Eşarbını da taktıktan sonra koşar adım asansöre yöneldi. Resepsiyona
‘Hayırlı sabahlar’ deyip şaşkın bakışları arasında otelden dışarı çıktı. Ezan henüz
bitmemişti. Bir yandan ezanı dinlerken bir yandan da arabayı çalıştırıp gaza
bastı. Gideceği yeri çok iyi biliyordu. Kocatepe camiine çıkacaktı. Ankara’da
olmaktan en çok hoşlandığı yere gidecekti. Kısılmış olduğu kapandan bir nebze
de olsa çıkıp nefes alabileceği bir yere gidiyordu.
Bomboş sokaklardan hızla geçerken ezan henüz bitmişti.
‘‘Sünnete yetişemeyeceğim.’’ diye mırıldandı dişlerinin arasından. Gaza
daha çok abandı.
Camiye girdiğinde imam sabah namazının
farzı için kamet getiriyordu. Çok şükür yetiştim diye geçirdi aklından. Derin
bir nefes alıp en ön safa geçti. Kendinden başka birkaç kişi daha vardı. İmam
tekbir getirince kafasının boşaldığını hissetti. İşte şimdi daha rahat bir
nefes alıyordu. Beynindeki dünyalık düşünceleri uzaklaştırdı ve sadece
odaklandı. Yüce Allah’ın huzurundaydı ve sadece kendisi vardı. Hayatının,
hatalarının, düşüncelerinin tüm berraklığıyla Rabbinin karşısında eğilmişti ama
eğilmek yetmiyordu büyüklüğü anlatmaya. Bu sefer yere kapandı. Gözyaşları
usulca seccadeye damlarken tövbe etti. Doğruldu, Rabbim diye geçirdi içinden. Tekrar yere kapandı. Rabbim. İki rekât namaz bittiğinde
sıkıntıları da bitmişti. Bu manevi huzuru bozmadan ayağa kalktı ve yetişemediği
sabah namazının sünneti için niyet etti.
Rahatlamıştı. Hiç olmadığı kadar huzur dolmuştu. Nefes alamayacağını
düşündüğü anda nefes almak için bir kapı açılmıştı. Bu O’nun lütfuydu.
Caminin avlusuna çıktığında güneş doğmak üzereydi. Doğarken çok
zorlandığı için gökyüzünü kızıllık kaplar demişti annesi. Aydınlanmakta olan
gökyüzü kıpkırmızıydı. Avludaki banklardan birine oturdu. Eşarbından fırlayan
bir tutam saçı içeri doğru sıkıştırdı. Ankara’ya tepeden bakıyordu şimdi.
Sabahları ne kadar da masumdu. Tıpkı kendisi gibi.
Biraz daha oturacaktı ama titreyen
telefonu onu dalmış olduğu atmosferden çıkarmıştı.
‘‘Alo?’’
‘‘Hocam hayırlı sabahlar bu saatte rahatsız ettiğim için üzgünüm ama
konferans bir saat erken başlayacakmış.’’
‘‘Hayırlı sabahlar Yasemin. Uyanmıştım zaten.’’ Saate baktı. 6 olmuştu. ‘‘Bir
saat sonra otelin lobisinde buluşuruz.’’
‘‘Peki hocam. Görüşürüz.’’
Telefonu kapattı ve tutulan eklemlerini
açmak için gerildi. Boynu tutulmuştu.
Otele geldiğinde önce sıcak bir duş aldı. Sonra kendini tekrar
bilgisayarın karşısında buldu. Huzur gitmiş, ihtiyaç geri gelmişti.
Hatalıydım. Senin bana karşı olan
davranışlarını yanlış anladım. Henüz genç olmamın verdiği tecrübesizlikle sana
olan duygularımı aşk sandım. Aşktan öte duygular da olduğunu bilmiyordum o
zamanlar. Küçüktüm ve aşk başıma gelen en büyük şeydi. Mucizeydi benim için.
Sen bir mucizeydin. Bu mucizeye tutunmak istedim, sana tutunmak istedim.
Yalnızlığımın, tekliğimin ortasında çoktun, benim için. Kayboluşumun ortasında
kendimi buluşumdun. O zamanlar hayat benim için karanlık dolambaçlı bir yoldu.
Sen ise yolun sonundaki ışık.
Düşünsene. Daha önce hiç bilmediğim bir
şehirde, yabancı, korkak adımlar atarken gözyaşlarımı kimse görmesin diye içime
akıtırken hıçkırıklarımı yastığımla gömerken annem ve babam dışında biri
çıkıyor ve ‘Ben yanındayım.’ diyor. Bedeni yanımda olmasa bile sesi sürekli
kulaklarımda çınlıyor. Üzülme diyor, bana ve onca mesafeye, kilometreye rağmen
sanki gözyaşlarımı siliyor. Şimdi ben ona âşık olmayıp da ne yapsam! Bu
duyguları aşk sanmayıp da ne sansam!
O zamanlar küçüktüm ve aşk benim için çok
büyüktü. Aşktan önemli şeylerin olmadığı zamanlardı. Âşık olmak için can
attığım zamanlardı. Ama yanlış kişiyi seçtim! Hatalıyım, biliyorum. Bir anlık
yanlış duygularla koskoca bir dostluğu çöpe attım, pişmanım. Aradan onca yıl
geçmesine rağmen pişmanım. Kıyamete kadar da pişman olacağım, değil mi?
Gözü saate kaydığında panikleyerek
yerinden kalktı. Lobiye inmesine 15 dakika vardı ve hazır değildi. Neredeyse
kurumuş olan saçlarını topuz yaparak topladı ve siyah bonesini taktı. Dün
geceden hazırlamış olduğu kıyafetlerini giydi. Şalını şık bir iğne ile tutturup
çantasını kaptığı gibi lobiye indi. Saat yediyi beş geçiyordu.
Asistanı Yasemin çoktan gelmişti. Dumanı hala tüten çayından yudumlarken
elindeki kâğıtlara bakmaktaydı.
‘‘Günaydın Yasemin, çok bekletmedim umarım.’’
‘‘Hayır, hocam. Ben de yeni gelmiştim zaten. Siz de çay içer misiniz?’’
‘‘Tabii ama kahvaltının yanında
daha güzel olur. Hamam önüne geçip kahvaltı yapalım önce. Oradan geçeriz
konferansa.’’
Yasemin onaylarcasına başını salladı. ‘‘Peki
hocam.’’
Resepsiyona doğru ilerlediler,
anahtarını teslim etti.
‘‘İyi günler, Melek Hanım.’’ dedi resepsiyondaki genç bayan.
Melek içten gülümsemelerinden birini
takındı. ‘‘İyi günler.’’
Hamam önündeki kahvaltı mekânlarından
birinde karar kılıp masaya oturdular. Zengin bir kahvaltı menüsü ve sınırsız
çay eşliğinde konferans hakkında konuşmaya başladılar. Yasemin, diğer
katılımcılar hakkında bilgi veriyordu.
Yasemin, Melek’in üniversitedeki asistanıydı. Öğrenmeye can atan istekli
bir yanı vardı. Azimliydi. 2. Yeni şairlerine oldukça düşkündü. Zaten Melek’in
asistan olarak Yasemin’i seçmesinin temel nedeni buydu. Melek hala aynı
üniversitede profesörlük yapmaktaydı.
‘‘Bugün sizi durgun gördüm, hocam. Dün gece iyi uyuyamadınız sanırım.’’
‘‘Aslında dün gece hiç uyumadım. Fırsatım olmadı.’’
‘‘Kendinizi bu kadar yormayın. Her şey kusursuz olamaz, değil mi?’’ dedi
Yasemin gülümseyerek.
Melek çayından bir yudum aldı. ‘‘Her şeyin kusursuz olması için değil,
en az kusurlu olması için çalışıyorum. Beşerin yaptığı her şeyde bir kusur var
çünkü. Asıl amaç en az kusurla halletmek.’’
Yasemin, düşünceli bir halde başını salladı. ‘‘Yine de bunun için
uykusuz kalmamanız gerekiyor, hocam.’’
‘‘Sen beni merak etme, Yasemin. Bünyem alışkındır. Asıl sen kendine
dikkat et, yolun henüz başındasın.’’ dedi Melek. Gülümsüyordu. Yasemin de
gülümsemişti.
Saat sekize doğru konferansın yapılacağı mekâna gelmişlerdi. Kendilerine
ayrılan masaya oturdular. Melek konuşmacıların isimlerinin yazılı olduğu kâğıdı
incelemeye başladı. Konferansın konusu ateş redifli gazellerdi. Konuşmacıların
hepsi alanında uzman profesörlerdi. Melek bugün sadece dinleyici olacaktı.
Etrafına bakındı. Atatürk Üniversitesi edebiyat ana bilim dalı başkanı ile göz
göze geldi. Baş selamı ile onu selamladıktan sonra önüne döndü. Konferans beş
dakika içinde başlayacaktı.
‘‘Şu masadaki kadın size bakıyor, hocam.’’ dedi Yasemin.
Yasemin’in bahsettiği kadın biraz önceki profesördü. ‘‘Kendisi liseden
arkadaşım olur.’’
‘‘Madem öyle neden bu şekilde bakıyor? Sanki-’’
‘‘Sanki küçümser gibi, değil mi?’’
Yasemin başını onaylarcasına salladı.
Melek gülümsedi. ‘‘Pek yakın değildik, aslında. Onun benden pek haz
etmediğini biliyorum. Aradan kaç sene geçti hala aynı sanırım.’’
Yasemin önündeki bardaktan bir yudum su aldı. ‘‘Sizin gibi güler yüzlü
bir insanı çekemeyen birilerinin olması garip.’’
‘‘Teşekkür ederim Yasemin ama herkesin aynı düşünmesini bekleyemezsin.’’
Konferans başlamıştı. Ama Melek bir türlü odaklanamıyordu. Hala zorunlu
bir yazma ihtiyacı içindeydi. Beyninde birden çok düşünce vardı ve bu
düşüncelerinin hepsi aynı kişiye aitti. Ona. Yeni kitabına başlamasına neden
olan kişiye. İçinin bunaldığını hissediyordu. Görüntüler bulanıklaşmaya
başladığında gözlerini kapadı.
***
25 yıl önce
‘‘Söyle bakalım küçük, lise nasıl gidiyor?’’ diye sordu hattın ucundan.
Melek’in kalbi şiddetle atmaya başladı. Onun sesini duyduğunda hep böyle
oluyordu, nedense. ‘‘Bilmiyorum ki, değişik işte.’’
Hattın diğer ucundaki kişi güldü.
Melek’in kalbi daha hızlı atmaya başlamıştı. ‘‘Sesinden anlaşıldığı kadarıyla
hiç iyi gitmiyor gibi. Hem kaldığın eve alıştın mı?’’
Melek derin bir iç çekti. ‘‘Asıl sorun da bu zaten. Geçici olarak
kalacak olsam da bu apart pansiyondakileri sevmedim. Benim odamda tam altı kişi
var ve en küçükleri benim. Üzerimde zorbalık yapıyorlar gibi hissediyorum.’’
Sesi titremişti.
Hattın diğer ucundaki kişi gülmeyi bırakmıştı. Konuştuğunda sesi oldukça
endişeli çıkıyordu. ‘‘Sana kötü davranmıyorlar, değil mi Melek?’’
Melek, ağlamamak için gözlerini kırpıştırdı. ‘‘Hayır.’’ diye mırıldandı
sesinin titremesini engellemeye çalışarak ama başaramamıştı.
Hattın diğer ucundaki kişi artık daha da ciddiydi. Melek kaşlarını
çattığını hayal etmişti. ‘‘Emin misin?’’
Melek ağzını açmış tam cevap verecekti ki kapıdan en çok korktuğu kız
göründü. ‘‘Biraz daha sessiz konuş!’’ dedi gözlerini korkutucu derecede açarak.
Melek için artık gözyaşlarını engellemek imkânsızdı. Küçük bir hıçkırık
eşliğinde gözyaşları sicim gibi inmeye başlamıştı.
Diğeri konuşmaları ve Melek’in hıçkırığını duymuştu. Bir süre ağlamasına
izin verdi.
‘‘Melek,’’ diye fısıldadı usulca. Melek, sesin sahibini yanında
hissetti. Sanki tam yanındaydı, başını göğsüne yaslamış, saçlarını okşuyordu. ‘‘Ben
yanındayım.’’
‘‘Biliyorum.’’ Melek fısıldıyordu. O, yanındaydı. Hissediyordu. Hatta
deli olduğunu düşünecek kadar yanında hissediyordu. ‘‘Yanımdasın, biliyorum.’’
‘‘Evet, küçük. Sakin ol şimdi. Derin bir nefes al ve biraz uyumaya
çalış. Ben yanındayım. Sen uyuyana kadar telefonu kapatmayacağım.’’
Melek, onun dediğini yaptı. Yatağa girdi ve yorganı başına kadar çekti. Gözyaşları
tatlı bir horultu ile bölündüğünde hattın diğer ucundaki kişi ‘‘İyi geceler,
küçük.’’ dedi. Melek ise çoktan uykuya dalmıştı. Rüyasında o vardı.
***
Melek gözlerini açtığında yanaklarının ıslanmış olduğunu fark etti.
Salon karanlık olduğu için şanslıydı. Belli etmemeye çalışarak gözyaşlarını
sildi. Böyle bir insanı kaybetmiş olmak yaptığı en büyük hata olmalıydı.
Başlıktan da belli, 'Bir Pişmanlık' olduğu. Ama kim pişman olan? Ben miyim yoksa ben istedim, diye pişman olan Melek mi? Melek kim? Bilinmez... Herkesin içinde bir Melek var, bir pişmanlığın hikayesi var... Hatalar varsa, affola...