Biraz Huzur...

3 Şubat 2016 Çarşamba

Bir Pişmanlığın Hikayesi-7




Artık, seni ne kadar sevdiğimi ispata çalışmaktan vazgeçtim. Çünkü aradan kaç sene geçerse geçsin, tümüyle sen dolu olmamın başka bir açıklaması yok. Eğer seni böylesine sevmiş olmasaydım, hayatıma devam edebilirdim. Yanlış anlama, elbette hayatım akıp gitti. Liseyi tamamlayıp çok iyi bir üniversiteyi kazandım. İstediğim alanda ilerledim ve profesör oldum. Annemin sürekli hayalini kurduğu evi almasına yardım ettim, babamı tatile yolladım. Yetim kuzenlerimi okuttum ve daha bir sürü.
    Dünyayı dolaştım. Görmek istediğim şehirleri gördüm. Farklı kültürlerden birçok arkadaşım oldu. En önemlisi, insanlara ilham veren bir yazar oldum. Dünyanın her yanından bana hayranlık duyan insanlarla tanıştım. Kitaplarım, çok satanlar listesine girdi ama bir eksik vardı. Okuyucularımın bile fark ettiği bir eksiklik.
    Neden hayatımda hiç kimse yoktu?
    Ve neden başkarakterlerim, kıyısından köşesinden dahi olsa, bir aşktan yenik ayrılmıştı?
    Neden mutlu sonlarım yoktu?
    İşte hayatımın bu noktası akıp gitmeyi bırakmış, birisine âşık olmaya meftun yanım, on beşimde kalakalmıştı.
    Üstadın dediği gibi ‘Ben mutlu sonlara inanmıyorum, azizim.’ Son olan bir şey mutlu olur mu hiç? İnsanlar neden kendisi mutsuzluk barındıran bir eylemin başına mutlu sıfatını getiriyor? Böylelikle onu mutlu edeceklerini mi zannediyorlar? Son, hiçbir vakit mutlu olamaz. Dünya hayatının sonu bile çoğu kişi için –korkarım benim için de- mutlu bitmeyecekken daha önce tatmadığım bir mutluluğa son yazmamı bekliyorlar. Ki eğer böyle bir mutluluğa sahip olsaydım, ona son asla yazmazdım.
    Bu yüzden sonlar benim hikâyelerimde mutsuz. Aslında mutsuz değil, hayatın gerçekleri bunlar ama insanlar hayatın gerçeklerinden bir nebze de olsun kaçabilmek için kurguya sığındıklarından mutluluk görmek istiyorlar.
    Ama üzgünüm.
    Biz de mutlu bitmeyeceğiz.
    Hangi taraftan bakarsan bak, mutsuz. Seni sevmemiş olsaydım, belki mutluluk için bir şansımız olacaktı ama ben seni sevmiştim ve bunu sana söyleyip her şeyi berbat etmiştim. Mutsuz son.
    Söylemeseydim de, yanında kalıp acı çekmeye devam edecektim. Mutsuz son.

    Yasemin, içeri girdiğinde, yatakta yarı doğrulmuş uzanan adamın kendisine dikkatle baktığını fark etti. Gülümseyip hızla onun yanına yaklaştı. Çok fazla zamanı yokmuş gibi hissediyordu.
    “Siz, o musunuz?” diye sordu, Yasemin.
    Diğeri, onun ne dediğini anlamamış olacak ki bakmaya devam etti. Yasemin, onun yüz ifadesini izliyordu. “Melek hocanın unutamadığı kişi?”
    Adamın yüzü şaşkınlıkla gerilirken gözleri acı ile kısılmıştı. Yasemin o gözlerin dolduğuna yemin edebilirdi. “Sizsiniz.”
    Yasemin, sıkı sıkıya göğsüne hapsettiği defteri çıkardı ve sanki kırılacakmış gibi özenle tuttu. “Bunu okumanız gerek. Yıllardır arafta acı çeken bir kalbi ancak siz özgürlüğüne kavuşturabilirsiniz.”
    Orta kalınlıkta hatta inceye yakın defteri dikkatlice onun kucağına koydu.

    Hatalar insana yol gösterirken ben neden yolumu kaybediyorum? Neden aynı hataya düşmekte bu kadar ısrarcıyım? Biliyorum ki biz diye bir şey yok ama insan kimi seveceğini seçemiyor. Şu anki hislerimin sadece pişmanlık olduğuna eminim. Belki sana ne kadar pişman olduğumu söylersem, huzur bulurum.
    Beni anlamanı bekliyorum ve nicedir Allah’a haykırdığım duamı tekrar ediyorum. ‘Beni sevsin demiyorum, Allah’ım. Nefret etmesin yeter.’ Benden nefret etme. Bunu kaldıramam.

    Adam, dizlerindeki kitabın kapağına dokundu.
    “Yazdığı son kitap. Bavulunun içinde buldum. Sizinle ilgili olmalı. Okuyun lütfen.”
    Yasemin, diğerinin kendisine baktıktan sonra kitabın kapağını açmasını izledi. Artık gitmeliydi.
    “Hoşça kalın,” diye mırıldandı çıkmadan. “kalp ile yazılmış bir yazıyı ancak kalbiniz ile okuyabilirsiniz.”

    Vuslata bu kadar büyük bir özlem duymamın nedeni, hasretimin katlanmakta zorlandığım kadar çok oluşudur. Aniden durup daldığımda, gülerken bir anda somurttuğumda, bir an da ağladığımda, dayanma sınırımı çoktan geçmiş oluyorum. Sabretmek çok zordu. Üstelik sabretmek kelimesinin kendisi böyle sabırsızken, sabretmek çok zordu. Ben sabır istedikçe Allah, artan her sabrımdan sonra daha büyük bir hasret gönderdi. Vuslata adım adım yaklaşacağım yerde, uzaklaşıyordum. Çünkü yanlış dua etmiştim. Sabır değil, dayanma gücü istemeliydim ama ta o zamandan kendini beğenmişim biriydim. Olduğumdan güçlü görünmek hoşuma giderdi. Hatta bu yüzden, erken mide kanseri tanısı konduğunda, doktorun açıkça ‘Kalbin bu ameliyatı kaldırmaz. Gel daha uzun sürecek olan ama daha garantili yolu deneyelim.’ demesini umursamadan ameliyat olmak istedim. Ne oldu, biliyor musun?
    Ölüyordum!
    Neredeyse ölüyordum!
    Kaç ay komada kaldığımı hatırlamıyorum. Hastaneden taburcu olduğumda, beni üzen ne varsa her şeyi orada bırakmak istedim ve bil bakalım kim benimle gelmeye devam etti? Sen. Sana duyduğum aşkı bile geride bırakmıştım ama seni geride bırakamadım. Varlığın duygumun önüne geçmişti. Sen orda, ağrı dolu bir nefes alıyordun; ben burada, ağrılar içinde kıvranıyordum.
    Zordu.
    Unutmaya çalışırken bile hatırlamak zorunda kalmak.
    Artık inanmadığın için herkesin sana sahte gelmesi.
    Yalnızdım.
    Neden mi anlatıyorum bunları sana? Çünkü kendimi böyle tedavi ediyorum. Affet beni. Affet.

    Yapraklar, kurumaya dönmüş bir ağacın yaprağı gibi usulca dökülürken elinden, gözyaşları da son bahar yağmuru gibi nazikçe düşüyordu, defterin toprağına. Adam, hiç böyle düşünmemişti. Kendisini bu kadar sevmiş olabilir miydi, sahi? Aklı almıyordu.
    Devam etti, yaprakları okumaya.
    Mevsim, kışa dönüyordu.

   ,.,.,.,