Artık,
seni ne kadar sevdiğimi ispata çalışmaktan vazgeçtim. Çünkü aradan kaç sene
geçerse geçsin, tümüyle sen dolu olmamın başka bir açıklaması yok. Eğer seni böylesine
sevmiş olmasaydım, hayatıma devam edebilirdim. Yanlış anlama, elbette hayatım
akıp gitti. Liseyi tamamlayıp çok iyi bir üniversiteyi kazandım. İstediğim alanda
ilerledim ve profesör oldum. Annemin sürekli hayalini kurduğu evi almasına
yardım ettim, babamı tatile yolladım. Yetim kuzenlerimi okuttum ve daha bir
sürü.
Dünyayı dolaştım. Görmek istediğim
şehirleri gördüm. Farklı kültürlerden birçok arkadaşım oldu. En önemlisi,
insanlara ilham veren bir yazar oldum. Dünyanın her yanından bana hayranlık
duyan insanlarla tanıştım. Kitaplarım, çok satanlar listesine girdi ama bir
eksik vardı. Okuyucularımın bile fark ettiği bir eksiklik.
Neden hayatımda hiç kimse yoktu?
Ve neden başkarakterlerim, kıyısından
köşesinden dahi olsa, bir aşktan yenik ayrılmıştı?
Neden mutlu sonlarım yoktu?
İşte hayatımın bu noktası akıp gitmeyi
bırakmış, birisine âşık olmaya meftun yanım, on beşimde kalakalmıştı.
Üstadın dediği gibi ‘Ben mutlu sonlara
inanmıyorum, azizim.’ Son olan bir şey mutlu olur mu hiç? İnsanlar neden
kendisi mutsuzluk barındıran bir eylemin başına mutlu sıfatını getiriyor?
Böylelikle onu mutlu edeceklerini mi zannediyorlar? Son, hiçbir vakit mutlu
olamaz. Dünya hayatının sonu bile çoğu kişi için –korkarım benim için de- mutlu
bitmeyecekken daha önce tatmadığım bir mutluluğa son yazmamı bekliyorlar. Ki
eğer böyle bir mutluluğa sahip olsaydım, ona son asla yazmazdım.
Bu yüzden sonlar benim hikâyelerimde
mutsuz. Aslında mutsuz değil, hayatın gerçekleri bunlar ama insanlar hayatın
gerçeklerinden bir nebze de olsun kaçabilmek için kurguya sığındıklarından
mutluluk görmek istiyorlar.
Ama üzgünüm.
Biz de mutlu bitmeyeceğiz.
Hangi taraftan bakarsan bak, mutsuz. Seni
sevmemiş olsaydım, belki mutluluk için bir şansımız olacaktı ama ben seni
sevmiştim ve bunu sana söyleyip her şeyi berbat etmiştim. Mutsuz son.
Söylemeseydim de, yanında kalıp acı çekmeye
devam edecektim. Mutsuz son.
Yasemin, içeri girdiğinde, yatakta yarı
doğrulmuş uzanan adamın kendisine dikkatle baktığını fark etti. Gülümseyip
hızla onun yanına yaklaştı. Çok fazla zamanı yokmuş gibi hissediyordu.
“Siz, o musunuz?” diye sordu,
Yasemin.
Diğeri, onun ne dediğini anlamamış olacak ki bakmaya devam etti.
Yasemin, onun yüz ifadesini izliyordu. “Melek hocanın unutamadığı kişi?”
Adamın yüzü şaşkınlıkla gerilirken gözleri acı ile kısılmıştı. Yasemin o
gözlerin dolduğuna yemin edebilirdi. “Sizsiniz.”
Yasemin, sıkı sıkıya göğsüne hapsettiği defteri çıkardı ve sanki
kırılacakmış gibi özenle tuttu. “Bunu okumanız gerek. Yıllardır arafta acı
çeken bir kalbi ancak siz özgürlüğüne kavuşturabilirsiniz.”
Orta kalınlıkta hatta inceye yakın defteri dikkatlice onun kucağına
koydu.
Hatalar insana yol gösterirken ben
neden yolumu kaybediyorum? Neden aynı hataya düşmekte bu kadar ısrarcıyım?
Biliyorum ki biz diye bir şey yok ama insan kimi seveceğini seçemiyor. Şu anki
hislerimin sadece pişmanlık olduğuna eminim. Belki sana ne kadar pişman
olduğumu söylersem, huzur bulurum.
Beni anlamanı bekliyorum ve nicedir Allah’a
haykırdığım duamı tekrar ediyorum. ‘Beni sevsin demiyorum, Allah’ım. Nefret
etmesin yeter.’ Benden nefret etme. Bunu kaldıramam.
Adam, dizlerindeki kitabın kapağına
dokundu.
“Yazdığı son kitap. Bavulunun içinde buldum. Sizinle ilgili olmalı.
Okuyun lütfen.”
Yasemin, diğerinin kendisine baktıktan sonra kitabın kapağını açmasını
izledi. Artık gitmeliydi.
“Hoşça kalın,” diye mırıldandı çıkmadan. “kalp ile yazılmış bir yazıyı
ancak kalbiniz ile okuyabilirsiniz.”
Vuslata bu kadar büyük bir özlem
duymamın nedeni, hasretimin katlanmakta zorlandığım kadar çok oluşudur. Aniden
durup daldığımda, gülerken bir anda somurttuğumda, bir an da ağladığımda,
dayanma sınırımı çoktan geçmiş oluyorum. Sabretmek çok zordu. Üstelik sabretmek
kelimesinin kendisi böyle sabırsızken, sabretmek çok zordu. Ben sabır istedikçe
Allah, artan her sabrımdan sonra daha büyük bir hasret gönderdi. Vuslata adım
adım yaklaşacağım yerde, uzaklaşıyordum. Çünkü yanlış dua etmiştim. Sabır
değil, dayanma gücü istemeliydim ama ta o zamandan kendini beğenmişim biriydim.
Olduğumdan güçlü görünmek hoşuma giderdi. Hatta bu yüzden, erken mide kanseri
tanısı konduğunda, doktorun açıkça ‘Kalbin bu ameliyatı kaldırmaz. Gel daha
uzun sürecek olan ama daha garantili yolu deneyelim.’ demesini umursamadan
ameliyat olmak istedim. Ne oldu, biliyor musun?
Ölüyordum!
Neredeyse ölüyordum!
Kaç ay komada kaldığımı hatırlamıyorum.
Hastaneden taburcu olduğumda, beni üzen ne varsa her şeyi orada bırakmak
istedim ve bil bakalım kim benimle gelmeye devam etti? Sen. Sana duyduğum aşkı
bile geride bırakmıştım ama seni geride bırakamadım. Varlığın duygumun önüne
geçmişti. Sen orda, ağrı dolu bir nefes alıyordun; ben burada, ağrılar içinde
kıvranıyordum.
Zordu.
Unutmaya çalışırken bile hatırlamak zorunda
kalmak.
Artık inanmadığın için herkesin sana sahte
gelmesi.
Yalnızdım.
Neden mi anlatıyorum bunları sana? Çünkü
kendimi böyle tedavi ediyorum. Affet beni. Affet.
Yapraklar, kurumaya dönmüş bir ağacın
yaprağı gibi usulca dökülürken elinden, gözyaşları da son bahar yağmuru gibi
nazikçe düşüyordu, defterin toprağına. Adam, hiç böyle düşünmemişti. Kendisini
bu kadar sevmiş olabilir miydi, sahi? Aklı almıyordu.
Devam etti, yaprakları okumaya.
Mevsim, kışa dönüyordu.
,.,.,.,
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder