Biraz Huzur...

19 Eylül 2015 Cumartesi

Bir Pişmanlığın hikayesi-4

Sanki ne kadar zamanımızın kaldığını biliyormuşuz gibi erteliyoruz, önemli olan meseleleri. Bir saniye sonrasında, hayır, bir an sonrasında dahi ne olacağını bilmezken, belirsiz zamanlara atıyoruz, aflarımızı, sevgilerimizi ve en önemlisi kendimizi. Veda etmeye zamanımız olmayacak ölürken. Sevdiğimizi söylemeye… Söylemekten nefret ettiğimiz özür kelimelerini söylemek için can atacağız belki de, son nefesimiz ağzımızdan çıkış yolu ararken ve her şey için geç olacak, nefes havaya karıştığında.
    Uzadıkça uzuyor yollar ve ben henüz söylemediğim kelimelerin ağırlığıyla oturduğum yerde sabit durmakta zorlanıyorum. Koşsam daha çabuk gidecek gibiyim, havada süzülen şu koca binekten. 12 saatlik yol, 5 saate düşüyor ama yetmiyor. Vakit çok az. Öyle az ki bir kerecik derin bir nefes alsam, son bulacak. Ve ben henüz adım atmaya dahi korktuğum o köprüden düşeceğim. Ateşe. Pişmanlığın kül edici ateşine.
   
    Sanki bir sinema salonunda, ortalarda bir koltuğa oturmuş, başrolünde kendisinin olduğu hayat filmini izliyordu. Öylesine hissizdi, havada geçen bir saatlik yolculuğun ardından. Komutları yerine getiriyor, yürüyor, duruyor, görüyor ama hissetmiyordu. Ağlamaktan dolayı şişmiş gözlerindeki kırmızılığa inat, hiçbir renk yoktu. Âşık olduğu memleketine gitmek için bindiği otobüsün camından dışarı manasız bakışlarla bakarken hızla geçip giden yeşilin ya da mavinin bir rengi yoktu. Ankara’da bulamadığı huzuru, henüz Artvin il sınırı tabelasını görmesine rağmen hissetmesinin şu an için bir önemi yoktu. Aşina olduğu yüzleri görüyor, sesleri duyuyordu ama hepsi bu kadardı işte. Artvin’e duyduğu tarifsiz özlem, ‘o’ kişiye duyduğu endişeden ötürü, bir hiçe dönüşüyordu.
    Yılan gibi kıvrılan yolları tırmanıp dağın zirvesine ulaştı. Cankurtaran geçidini gördü. Çocukluğunun tanıdık rengindeydi. Yer yer dökülmüş pembemsi boya, uçurumun korkutuculuğunu gizliyor, sıcak bir merhaba yolluyordu. Sonra yollar aşağı dönüyordu. Sağ taraf uçurum. Sol taraf bolca yeşil. İşte şu yol kestirme yol. Eski orman yolu. Çocukluğunun gizli yolu.
    Sağlı sollu tek tük evler. Köye yaklaşmış olmalı. Önce nereye gitmeli? Kendi evine mi, yoksa ona mı? Çok eskiden sağlık ocağı olan ama şimdilerde tünel yapımı için çalışan işçilerin evi olarak kullanılan grimsi, soğuk beton yığınını gördü. Bedeni yukarı meyletti.
    “Müsait bir yerde!”
    Bir toz bulutu bırakarak yoluna devam eden otobüsün arkasından baktı. Sonra da yıllardır uğramadığı köyüne. Her şey aynı aslında. Değişen bir tek kendisi, değişmeyen duygularının aksine.
    Asfalt yola çıktı ve yürümeye başladı. Taş köprüden geçti. İki katlı beyaz badanalı eve baktı. Yıllar önce aşırı yağışlardan dolayı dereler taşmış, topraklar göçmüştü ve çoğu kişi evini bırakıp daha büyük şehirlere yerleşmişti. Hopa-Borçka yolunu kısaltan tünelin yapımından sonra buraya kimse uğramamıştı. Ailesi ise kendi büyüklerinin vefatından sonra yaz tatillerinin son ayı dışında buraya hiç gelmezlerdi.
    Köy, terk edilmişti.
    Kendisinin yapmadığının aksine köy ahalisi, burayı terk etmişti.
    Çocukluğunun, gençliğinin ve yaz günlerinin geçtiği iki katlı eve uzunca baktı. ‘L’ şeklindeki beton merdivenleri, ağır adımlarla çıktı. Küçük el bavulunu merdiven başına bırakmıştı. Elleri, boyası dökülmüş sarı renkli demir tırabzanı okşarken ayakları kahverengi ahşap kapıya yöneldi. Pencerenin kenarındaki anahtarı alıp kapıyı açtı ve eskiye adım attı.
    Karşısında pencere ile kapatılmış balkon ve balkon sonundaki koyu kahve kapı vardı. Onlara kısa bir bakış atıp sol taraftaki ana kapıya yöneldi. Kapı gıcırdayarak açıldı ve ana salon kendini ifşa etti. Sağlı sollu iki kapı daha vardı ve koltukların üzeri beyaz örtüyle kapanmıştı. Kendini onlardan birine attı.
   
    Kaç yıl geçmiş aradan ama ben, hep aynı zaman dilimindeyim. Eğer önümde bir kapı varsa, ben eşikten geçmeye cesareti olmayan bir yitik olduğum için o kapıyı asla itemeyeceğim. Gelecekte ne yapacaksın, diye soruyorlar bana ama bilmiyorlar ki ben, geçmişte kalakaldım. Sürekli geriye dönüyor, düzeltmeye çalışıyor ama yapamıyordum. Kısır döngü.
    Bazen geçmişe gidip iki dedemden birini öldürmek istiyorum. Böylelikle annem ya da babam dünyaya gelmeyecek, dolayısıyla da ben. Ama eğer birini öldürürsem gelecekte var olmayacaktım ve sonra onlardan birini öldürmek için gelemeyecektim. Ne yapmalıydım, öyleyse? Ölmeye razı olacak kadar korkak mıydım? Madem öyle neden onca yolu gelmiştim?

    Bilinçsiz bir şekilde durup boyası dökülmüş duvarlara anlamsızca bakıyordu. Sahi, niye gelmişti? Telefonu titredi.
    “Alo?” dedi çatlayan sesiyle.
    “Geldim.” diye devam etti. “Ama henüz oraya gelmeyeceğim, Bilge. Biliyorum. Zamanım çok az ama yapamam. Bu halde oraya gelmem saçma olur. Biraz dinleneyim önce, geleceğim, peki. Selametle.”
    Telefon elinden düştü.

    Zamana bırakılan her şeyin ölmesi lazımken sen nasıl böylesine canlısın? Aktif bir volkan gibi sana dair her şey. Duruyor, duruyor. Uzun yıllar boyunca sessiz kalıyor. İnsanlar, yaşamlarını oraya yerleştiriyor ve orada yeşeriyor. Öyle bir hâl ki herkes yanardağın varlığını unutmuş ve planlar yapmış. Sonra kış uykusundan uyanan bir hayvan gibi titremeye başlıyor. Açlığını bastırmak için önüne gelene saldırıyor, düzeni kargaşaya sürüyor.
    Sana dair her şeyi gömüyorum, ya da öyle sanıyorum. Pişmanlığımı bile unutuyorum ama sonra ansızın bir hayalet gömdüğüm yeri patlatıyor ve anılar, insan parçaları gibi yere dağılıyor.

    Melek, kol çantasına uzanıp açılmış lakin içilmemiş sigara paketini aldı. Dudaklarının arasına koydu, iğreti durmasını umursamadan. Çakmağı aradı. Sonra vazgeçip bıraktı. Parmak uçları ile sigaranın ucuna dokundu, tütüne. Ellerindeki ateş ile yakabilirmiş gibi uzunca dokundu.


    Sigarayı sevmezdim ama bağlandığımda, beni bırakmayacak tek şeyin o olduğunu anladığımdan beri sigaraya aşığım. Hiç yakmıyorum ama. Dudaklarımın arasında duruyor öylece. O bana âşık, zannımca, öyle hissediyorum. Sırf hissediyorum diye onu yakamıyorum. Ya yaktığımda, aslında hissimin yanlış olduğunu anlarsam… Ya yine yanılırsam… Böyle bir pişmanlığa tekrar hazır mıyım?


ya yine yanılırsam...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder