Sanki
ne kadar zamanımızın kaldığını biliyormuşuz gibi erteliyoruz, önemli olan
meseleleri. Bir saniye sonrasında, hayır, bir an sonrasında dahi ne olacağını
bilmezken, belirsiz zamanlara atıyoruz, aflarımızı, sevgilerimizi ve en
önemlisi kendimizi. Veda etmeye zamanımız olmayacak ölürken. Sevdiğimizi söylemeye…
Söylemekten nefret ettiğimiz özür kelimelerini söylemek için can atacağız belki
de, son nefesimiz ağzımızdan çıkış yolu ararken ve her şey için geç olacak,
nefes havaya karıştığında.
Uzadıkça uzuyor yollar ve ben henüz
söylemediğim kelimelerin ağırlığıyla oturduğum yerde sabit durmakta
zorlanıyorum. Koşsam daha çabuk gidecek gibiyim, havada süzülen şu koca
binekten. 12 saatlik yol, 5 saate düşüyor ama yetmiyor. Vakit çok az. Öyle az
ki bir kerecik derin bir nefes alsam, son bulacak. Ve ben henüz adım atmaya
dahi korktuğum o köprüden düşeceğim. Ateşe. Pişmanlığın kül edici ateşine.
Sanki bir sinema salonunda, ortalarda
bir koltuğa oturmuş, başrolünde kendisinin olduğu hayat filmini izliyordu.
Öylesine hissizdi, havada geçen bir saatlik yolculuğun ardından. Komutları
yerine getiriyor, yürüyor, duruyor, görüyor ama hissetmiyordu. Ağlamaktan
dolayı şişmiş gözlerindeki kırmızılığa inat, hiçbir renk yoktu. Âşık olduğu
memleketine gitmek için bindiği otobüsün camından dışarı manasız bakışlarla
bakarken hızla geçip giden yeşilin ya da mavinin bir rengi yoktu. Ankara’da
bulamadığı huzuru, henüz Artvin il sınırı tabelasını görmesine rağmen
hissetmesinin şu an için bir önemi yoktu. Aşina olduğu yüzleri görüyor, sesleri
duyuyordu ama hepsi bu kadardı işte. Artvin’e duyduğu tarifsiz özlem, ‘o’
kişiye duyduğu endişeden ötürü, bir hiçe dönüşüyordu.
Yılan gibi kıvrılan yolları tırmanıp dağın zirvesine ulaştı. Cankurtaran
geçidini gördü. Çocukluğunun tanıdık rengindeydi. Yer yer dökülmüş pembemsi
boya, uçurumun korkutuculuğunu gizliyor, sıcak bir merhaba yolluyordu. Sonra
yollar aşağı dönüyordu. Sağ taraf uçurum. Sol taraf bolca yeşil. İşte şu yol
kestirme yol. Eski orman yolu. Çocukluğunun gizli yolu.
Sağlı sollu tek tük evler. Köye yaklaşmış olmalı. Önce nereye gitmeli?
Kendi evine mi, yoksa ona mı? Çok eskiden sağlık ocağı olan ama şimdilerde
tünel yapımı için çalışan işçilerin evi olarak kullanılan grimsi, soğuk beton
yığınını gördü. Bedeni yukarı meyletti.
“Müsait bir yerde!”
Bir toz bulutu bırakarak yoluna devam eden otobüsün arkasından baktı.
Sonra da yıllardır uğramadığı köyüne. Her şey aynı aslında. Değişen bir tek
kendisi, değişmeyen duygularının aksine.
Asfalt yola çıktı ve yürümeye başladı. Taş köprüden geçti. İki katlı
beyaz badanalı eve baktı. Yıllar önce aşırı yağışlardan dolayı dereler taşmış,
topraklar göçmüştü ve çoğu kişi evini bırakıp daha büyük şehirlere yerleşmişti.
Hopa-Borçka yolunu kısaltan tünelin yapımından sonra buraya kimse uğramamıştı.
Ailesi ise kendi büyüklerinin vefatından sonra yaz tatillerinin son ayı dışında
buraya hiç gelmezlerdi.
Köy, terk edilmişti.
Kendisinin yapmadığının aksine köy ahalisi, burayı terk etmişti.
Çocukluğunun, gençliğinin ve yaz günlerinin geçtiği iki katlı eve uzunca
baktı. ‘L’ şeklindeki beton merdivenleri, ağır adımlarla çıktı. Küçük el
bavulunu merdiven başına bırakmıştı. Elleri, boyası dökülmüş sarı renkli demir
tırabzanı okşarken ayakları kahverengi ahşap kapıya yöneldi. Pencerenin kenarındaki
anahtarı alıp kapıyı açtı ve eskiye adım attı.
Karşısında pencere ile kapatılmış balkon ve balkon sonundaki koyu kahve
kapı vardı. Onlara kısa bir bakış atıp sol taraftaki ana kapıya yöneldi. Kapı gıcırdayarak
açıldı ve ana salon kendini ifşa etti. Sağlı sollu iki kapı daha vardı ve
koltukların üzeri beyaz örtüyle kapanmıştı. Kendini onlardan birine attı.
Kaç yıl geçmiş aradan ama ben, hep
aynı zaman dilimindeyim. Eğer önümde bir kapı varsa, ben eşikten geçmeye
cesareti olmayan bir yitik olduğum için o kapıyı asla itemeyeceğim. Gelecekte ne
yapacaksın, diye soruyorlar bana ama bilmiyorlar ki ben, geçmişte kalakaldım. Sürekli
geriye dönüyor, düzeltmeye çalışıyor ama yapamıyordum. Kısır döngü.
Bazen geçmişe gidip iki dedemden birini
öldürmek istiyorum. Böylelikle annem ya da babam dünyaya gelmeyecek,
dolayısıyla da ben. Ama eğer birini öldürürsem gelecekte var olmayacaktım ve
sonra onlardan birini öldürmek için gelemeyecektim. Ne yapmalıydım, öyleyse? Ölmeye
razı olacak kadar korkak mıydım? Madem öyle neden onca yolu gelmiştim?
Bilinçsiz bir şekilde durup boyası
dökülmüş duvarlara anlamsızca bakıyordu. Sahi, niye gelmişti? Telefonu titredi.
“Alo?” dedi çatlayan sesiyle.
“Geldim.” diye devam etti. “Ama henüz oraya gelmeyeceğim, Bilge. Biliyorum.
Zamanım çok az ama yapamam. Bu halde oraya gelmem saçma olur. Biraz dinleneyim
önce, geleceğim, peki. Selametle.”
Telefon elinden düştü.
Zamana bırakılan her şeyin ölmesi
lazımken sen nasıl böylesine canlısın? Aktif bir volkan gibi sana dair her şey.
Duruyor, duruyor. Uzun yıllar boyunca sessiz kalıyor. İnsanlar, yaşamlarını
oraya yerleştiriyor ve orada yeşeriyor. Öyle bir hâl ki herkes yanardağın
varlığını unutmuş ve planlar yapmış. Sonra kış uykusundan uyanan bir hayvan
gibi titremeye başlıyor. Açlığını bastırmak için önüne gelene saldırıyor,
düzeni kargaşaya sürüyor.
Sana dair her şeyi gömüyorum, ya da öyle
sanıyorum. Pişmanlığımı bile unutuyorum ama sonra ansızın bir hayalet gömdüğüm
yeri patlatıyor ve anılar, insan parçaları gibi yere dağılıyor.
Melek, kol çantasına uzanıp açılmış
lakin içilmemiş sigara paketini aldı. Dudaklarının arasına koydu, iğreti
durmasını umursamadan. Çakmağı aradı. Sonra vazgeçip bıraktı. Parmak uçları ile
sigaranın ucuna dokundu, tütüne. Ellerindeki ateş ile yakabilirmiş gibi uzunca
dokundu.
Sigarayı sevmezdim ama
bağlandığımda, beni bırakmayacak tek şeyin o olduğunu anladığımdan beri
sigaraya aşığım. Hiç yakmıyorum ama. Dudaklarımın arasında duruyor öylece. O bana
âşık, zannımca, öyle hissediyorum. Sırf hissediyorum diye onu yakamıyorum. Ya yaktığımda,
aslında hissimin yanlış olduğunu anlarsam… Ya yine yanılırsam… Böyle bir
pişmanlığa tekrar hazır mıyım?
ya yine yanılırsam...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder