Akşam güneşi batarken zorlanıp gök ve
yerin buluştuğunu sanan gözlerin ulaştığı en son çizgiyi kırmızı bir renge
bürürken beyaz badanalı evin içindeki kadın, yarı bilinçsiz bir halde hâlâ duvarı
izlemekteydi. Beyninin açık olan kısmı, bu halde olmasının ne kadar yanlış
olduğunu haykırırken beyninin kendini kapatmış kısmı ise cevap vermekten
acizdi. Bu yaptığının, bu halde olmasının ne kadar anlamsız olduğunu kendisi de
biliyordu, aslında. Ama yüreğinin üzerinde çöreklenen acıyı ve pişmanlığı
görmezden gelecek kadar cesur değildi. Bu pişmanlığı yok edecek kadar da cesur
değildi. Bu durumda olmasının esas nedeni buydu ya. İki türlü de cesareti
yoktu. Yirmi beş yılı aşkın süredir bu pişmanlık dolu zihinle yaşamasının
nedeni buydu.
Gözleri canlılık belirtisi gösterip yaşlarla dolarken gözlerini uzun
zamandan sonra ilk defa kırptı. Yerinden kalkarken avucunun içindeki sigara
paketi yere düştü ve hiç içilmemiş sigaralar yere saçıldı. Ayakları ile onları
ezip pencereye doğru ilerledi ve batmakta olan güneşin ihtişamı ile dolan
gökyüzüne bakıp hıçkırıklarının çoğalmasına izin verdi. Bu pişmanlık ile
yaşayamayacak kadar yorgundu. Dönüp gidebilmesi için, içinde patlayan cümleleri
akıtmak zorundaydı.
Yirmi beş yıl.
Yirmi
beş yıl, bu pişmanlık ile yaşadım ve artık yorgunum. Ne sana gelmeye cesaretim
var, ne de senden gitmeye. Ama ruhum, bedenimden daha yaşlı, daha yorgun. Artık
bu pişmanlığın peşinden koşmak, bir yaprak misali savrulmak istemiyorum. Ne olacaksa
olsun, diyorum. Tıpkı yirmi beş yıl önceki gibi. Ama bunu düşünmek için oldukça
uzun zamanım oldu. Yirmi beş yıl kadar ve bunu yapacağım. Çünkü ben yapamadan
sen gidersen, nasıl yaşamaya devam ederim emin değilim.
Melek, ani bir kararla elinin tersiyle
gözyaşlarını sildi ve yerde duran çantasını kaptığı gibi kapıya koştu. Şimdi oraya
gitmesini yargılayacak olanlar olsa bile, umursamıyordu. İnsanların düşüncelerini
umursamayacak kadar yaşamıştı. Nasıl ki yıllar önce yurtdışına yerleşip
sessizlik içinde yaşadıysa ve onca insanın geri dön demesine rağmen dönmediyse,
şimdi de istediğini yapacaktı. Nasıl ki buraya tekrar dönmeyi kendisi
istediyse, şimdi de oraya gitmeyi istiyordu ve yoldan geçen minibüsü durdurup
binerken hiç tereddüt etmedi.
Boş bulduğu koltuğa usulca oturup başörtüsünün yakalarını düzeltti ve
derin bir nefes aldı. Onu gördüğünde nasıl hissedeceği hakkında bir öngörüsü
yoktu. Aslında, onu gördüğünde, hiçbir şey hissetmiyor olmak biriktirdiği
şeyleri söylemeyi daha cazip kılacaktı.
Adını duyduğumda, yüzünü
gördüğümde yani senle ilgili herhangi bir hareketlenme olduğunda çevremde,
kalbimin nasıl tepkiler verdiğini bilsen, beni affeder miydin, emin değilim. Gerçi,
neden böyle bir tepki verdiğimi ben de çözemedim. Belki utançtan dolayı, belki
de hâlâ eskide takılıp kaldığım için. Sen çoktan unutmuş olabilirsin,
yaşananları. Ama benim hep aklımda. Varlığının varlık kazandığı her anda, her
zerrede; yaptığım her şey, yaşanan her şey sanki hiç silinmemiş gibi
beliriveriyor. Bu duyguyla yaşamak ne kadar zor, biliyor musun? Sanmıyorum. Bu hikâyede
hayatına devam eden kişi sensin. Ben ise mazide yaşamak zorunda olan. Ama seni
suçlamıyorum çünkü bu benim hatam.
Şimdi tüm korkularımı bir kenara bırakıp
sana geliyorum. Bu cesareti ise başka bir korkudan aldığımın bilincinde olarak.
Bir keresinde, bir korkuyu yok etmenin yolunun başka bir korku olduğunu
okumuştum. Şimdi ne demek istendiğini daha iyi anlıyorum. Senin varlığının
tümüyle yok olması korkusu, benim varlığımın senin gözünde tümüyle yok olması
korkusuna baskın çıktı.
Sana söyleyeceklerim her şeyi daha da iyi
yapabilir ve her şeyi daha da kötü de. Ama artık bana ait olmayan bu cümleleri,
sahibine vermeliyim.
Yollar artık daha kısa sürüyordu. Minibüsten
inip de ona ulaşacak olan yokuşu tırmanmaya başladığında, fark etti. Hava kararmıştı
ve köpeklerin ürperten havlayışları kulakları dolduruyordu. Yer yer karanlık
olan bu taşlı köy yolunda ilerlerken gecenin illüzyonunun kendisine şov
yapmasına izin verdi.
İşte, şurada yan yana yürüyen, konuşan ve gülen kendisi ve o idi.
Şurada karşılıklı durup birbirlerine gülümseyen iki kişi, o ve
kendisiydi.
Şu karşıdan gelen otomobilin içindeki iki kişiden biri o, diğeri
kendisiydi. Sahi nasıl bu kadar çok anı birikmişti? Sadece birkaç yıl içinde? Bu
birkaç anı, yirmi beş yılını zehir etmişti.
Yolun sonuna geldiğini isminin seslenilmesiyle anladı. Bilge, yıllara
rağmen değişmeyen fiziği ve güzelliği ile karşıdan geliyordu. Hayır, koşuyordu.
“Melek!” diye atıldı.
Aynı yaşta olmalarına rağmen, oldukça farklılardı. Melek, yaşından daha
büyük gösteriyordu. Gözleri yorgunluğunun kanıtı olarak açılıp kapanmakta
zorlanırken, Bilge hâlâ gençti.
“Gelmeyeceğim, demiştin. Ne çok özlemişim, seni.” diye devam etti, Bilge.
Hiçbir dönüt alamayınca geri çekilip Melek’in yüzüne baktı. Hissiz.
“Melek?”
“Sadece onu görmeliyim, Bilge.”
Başını salladı, Bilge ve Melek’in koluna girerek onu eve doğru
çekiştirdi. Anılar da onunla gelmekteydi.
İçeri girdiklerinde, odada var olan herkesin yüzünde bir şaşkınlık
oluşmuştu. Birbirine dönen yüzler, açılıp kapanan ağızlar ve söylenemeyen
cümleler. Melek, hiçbirini görmüyordu. Yaşamaktan yorulur muydu, insan? Yorulmuştu.
Hep başkaları için yaşayıp kendini geri plana atmaktan dolayı yorgundu.
Bilge, Melek’i ‘onun’ odasına doğru götürürken kendi boylarında biri
engel oldu. Melek, yüzüne bakmasa da onun kim olduğunu biliyordu. Yıllar önce
tüm pişmanlığını anlatma cesaretine sahip olup da bu odanın önüne kadar
geldiğinde, yine aynı kişi tarafından engellenmişti. O zamanlar, nişanlı sıfatıyla
yapmıştı bunu. Şimdi ise evli olduğu kadın sıfatıyla yapıyordu.
O zaman, karşısına dikilmiş bu kadını dinleyip geri dönmüş ve içindeki
cehennem on beş yıl daha ruhunu yakmıştı. Şimdi de aynı şeyin olmasına izin
verip yanmayacaktı. Gözlerini kendisine nefretle bakan kadına çevirip sağ
elinin tersiyle onu itmeden önce konuşmuştu.
“Bu hatayı bir daha yapmayacağım.”
Odanın kapısını açıp sağ ayağı ile ilk adımı attı ve kapıyı herkese
kapatıp dizlerinin üzerine düştü.
Sana geldim. Özür dilemek için. Ama
karşıma nişanlın çıktı ve aranıza girmemem gerektiğini söyledi. Oysaki amacım
sonsuza kadar aranızdan çıkmak ve neden olduğum bu yanlış anlaşılmaya bir son
vermekti. Lâkin yapamadım. Nişanlın, ne kadar kötü ve yüzsüz biri olduğumu
söyleyip yüzüme asla hak etmediğim o tokadı geçirdiğinde, geri döndüm. Ahımı,
hakkımı ve cesaretimi bu odanın eşiğine bırakarak geri döndüm. Şimdi ise
bıraktığım her şeyi alarak içeri girdim ve yıllarca önce yapmam gereken o
konuşmayı yapmak için tekrar buradayım. Sanki kırk yaşında değil de on beş
yaşındayım. Sanki yirmi beş yıl öncesindeyim.
Pişmanlığımı dökmeye hazırım. İzin verir
misin?
İzin verir misin?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder