Biraz Huzur...

25 Ekim 2015 Pazar

Bir Pişmanlığın hikayesi-5






    Akşam güneşi batarken zorlanıp gök ve yerin buluştuğunu sanan gözlerin ulaştığı en son çizgiyi kırmızı bir renge bürürken beyaz badanalı evin içindeki kadın, yarı bilinçsiz bir halde hâlâ duvarı izlemekteydi. Beyninin açık olan kısmı, bu halde olmasının ne kadar yanlış olduğunu haykırırken beyninin kendini kapatmış kısmı ise cevap vermekten acizdi. Bu yaptığının, bu halde olmasının ne kadar anlamsız olduğunu kendisi de biliyordu, aslında. Ama yüreğinin üzerinde çöreklenen acıyı ve pişmanlığı görmezden gelecek kadar cesur değildi. Bu pişmanlığı yok edecek kadar da cesur değildi. Bu durumda olmasının esas nedeni buydu ya. İki türlü de cesareti yoktu. Yirmi beş yılı aşkın süredir bu pişmanlık dolu zihinle yaşamasının nedeni buydu.
    Gözleri canlılık belirtisi gösterip yaşlarla dolarken gözlerini uzun zamandan sonra ilk defa kırptı. Yerinden kalkarken avucunun içindeki sigara paketi yere düştü ve hiç içilmemiş sigaralar yere saçıldı. Ayakları ile onları ezip pencereye doğru ilerledi ve batmakta olan güneşin ihtişamı ile dolan gökyüzüne bakıp hıçkırıklarının çoğalmasına izin verdi. Bu pişmanlık ile yaşayamayacak kadar yorgundu. Dönüp gidebilmesi için, içinde patlayan cümleleri akıtmak zorundaydı.
   
    Yirmi beş yıl.
Yirmi beş yıl, bu pişmanlık ile yaşadım ve artık yorgunum. Ne sana gelmeye cesaretim var, ne de senden gitmeye. Ama ruhum, bedenimden daha yaşlı, daha yorgun. Artık bu pişmanlığın peşinden koşmak, bir yaprak misali savrulmak istemiyorum. Ne olacaksa olsun, diyorum. Tıpkı yirmi beş yıl önceki gibi. Ama bunu düşünmek için oldukça uzun zamanım oldu. Yirmi beş yıl kadar ve bunu yapacağım. Çünkü ben yapamadan sen gidersen, nasıl yaşamaya devam ederim emin değilim.

    Melek, ani bir kararla elinin tersiyle gözyaşlarını sildi ve yerde duran çantasını kaptığı gibi kapıya koştu. Şimdi oraya gitmesini yargılayacak olanlar olsa bile, umursamıyordu. İnsanların düşüncelerini umursamayacak kadar yaşamıştı. Nasıl ki yıllar önce yurtdışına yerleşip sessizlik içinde yaşadıysa ve onca insanın geri dön demesine rağmen dönmediyse, şimdi de istediğini yapacaktı. Nasıl ki buraya tekrar dönmeyi kendisi istediyse, şimdi de oraya gitmeyi istiyordu ve yoldan geçen minibüsü durdurup binerken hiç tereddüt etmedi.
    Boş bulduğu koltuğa usulca oturup başörtüsünün yakalarını düzeltti ve derin bir nefes aldı. Onu gördüğünde nasıl hissedeceği hakkında bir öngörüsü yoktu. Aslında, onu gördüğünde, hiçbir şey hissetmiyor olmak biriktirdiği şeyleri söylemeyi daha cazip kılacaktı.

     Adını duyduğumda, yüzünü gördüğümde yani senle ilgili herhangi bir hareketlenme olduğunda çevremde, kalbimin nasıl tepkiler verdiğini bilsen, beni affeder miydin, emin değilim. Gerçi, neden böyle bir tepki verdiğimi ben de çözemedim. Belki utançtan dolayı, belki de hâlâ eskide takılıp kaldığım için. Sen çoktan unutmuş olabilirsin, yaşananları. Ama benim hep aklımda. Varlığının varlık kazandığı her anda, her zerrede; yaptığım her şey, yaşanan her şey sanki hiç silinmemiş gibi beliriveriyor. Bu duyguyla yaşamak ne kadar zor, biliyor musun? Sanmıyorum. Bu hikâyede hayatına devam eden kişi sensin. Ben ise mazide yaşamak zorunda olan. Ama seni suçlamıyorum çünkü bu benim hatam.
    Şimdi tüm korkularımı bir kenara bırakıp sana geliyorum. Bu cesareti ise başka bir korkudan aldığımın bilincinde olarak. Bir keresinde, bir korkuyu yok etmenin yolunun başka bir korku olduğunu okumuştum. Şimdi ne demek istendiğini daha iyi anlıyorum. Senin varlığının tümüyle yok olması korkusu, benim varlığımın senin gözünde tümüyle yok olması korkusuna baskın çıktı.
    Sana söyleyeceklerim her şeyi daha da iyi yapabilir ve her şeyi daha da kötü de. Ama artık bana ait olmayan bu cümleleri, sahibine vermeliyim.

    Yollar artık daha kısa sürüyordu. Minibüsten inip de ona ulaşacak olan yokuşu tırmanmaya başladığında, fark etti. Hava kararmıştı ve köpeklerin ürperten havlayışları kulakları dolduruyordu. Yer yer karanlık olan bu taşlı köy yolunda ilerlerken gecenin illüzyonunun kendisine şov yapmasına izin verdi.
    İşte, şurada yan yana yürüyen, konuşan ve gülen kendisi ve o idi.
    Şurada karşılıklı durup birbirlerine gülümseyen iki kişi, o ve kendisiydi.
    Şu karşıdan gelen otomobilin içindeki iki kişiden biri o, diğeri kendisiydi. Sahi nasıl bu kadar çok anı birikmişti? Sadece birkaç yıl içinde? Bu birkaç anı, yirmi beş yılını zehir etmişti.
    Yolun sonuna geldiğini isminin seslenilmesiyle anladı. Bilge, yıllara rağmen değişmeyen fiziği ve güzelliği ile karşıdan geliyordu. Hayır, koşuyordu.
    “Melek!” diye atıldı.
    Aynı yaşta olmalarına rağmen, oldukça farklılardı. Melek, yaşından daha büyük gösteriyordu. Gözleri yorgunluğunun kanıtı olarak açılıp kapanmakta zorlanırken, Bilge hâlâ gençti.
    “Gelmeyeceğim, demiştin. Ne çok özlemişim, seni.” diye devam etti, Bilge. Hiçbir dönüt alamayınca geri çekilip Melek’in yüzüne baktı. Hissiz.
    “Melek?”
    “Sadece onu görmeliyim, Bilge.”
    Başını salladı, Bilge ve Melek’in koluna girerek onu eve doğru çekiştirdi. Anılar da onunla gelmekteydi.
    İçeri girdiklerinde, odada var olan herkesin yüzünde bir şaşkınlık oluşmuştu. Birbirine dönen yüzler, açılıp kapanan ağızlar ve söylenemeyen cümleler. Melek, hiçbirini görmüyordu. Yaşamaktan yorulur muydu, insan? Yorulmuştu. Hep başkaları için yaşayıp kendini geri plana atmaktan dolayı yorgundu.
    Bilge, Melek’i ‘onun’ odasına doğru götürürken kendi boylarında biri engel oldu. Melek, yüzüne bakmasa da onun kim olduğunu biliyordu. Yıllar önce tüm pişmanlığını anlatma cesaretine sahip olup da bu odanın önüne kadar geldiğinde, yine aynı kişi tarafından engellenmişti. O zamanlar, nişanlı sıfatıyla yapmıştı bunu. Şimdi ise evli olduğu kadın sıfatıyla yapıyordu.
    O zaman, karşısına dikilmiş bu kadını dinleyip geri dönmüş ve içindeki cehennem on beş yıl daha ruhunu yakmıştı. Şimdi de aynı şeyin olmasına izin verip yanmayacaktı. Gözlerini kendisine nefretle bakan kadına çevirip sağ elinin tersiyle onu itmeden önce konuşmuştu.
    “Bu hatayı bir daha yapmayacağım.”
    Odanın kapısını açıp sağ ayağı ile ilk adımı attı ve kapıyı herkese kapatıp dizlerinin üzerine düştü.

    Sana geldim. Özür dilemek için. Ama karşıma nişanlın çıktı ve aranıza girmemem gerektiğini söyledi. Oysaki amacım sonsuza kadar aranızdan çıkmak ve neden olduğum bu yanlış anlaşılmaya bir son vermekti. Lâkin yapamadım. Nişanlın, ne kadar kötü ve yüzsüz biri olduğumu söyleyip yüzüme asla hak etmediğim o tokadı geçirdiğinde, geri döndüm. Ahımı, hakkımı ve cesaretimi bu odanın eşiğine bırakarak geri döndüm. Şimdi ise bıraktığım her şeyi alarak içeri girdim ve yıllarca önce yapmam gereken o konuşmayı yapmak için tekrar buradayım. Sanki kırk yaşında değil de on beş yaşındayım. Sanki yirmi beş yıl öncesindeyim.

    Pişmanlığımı dökmeye hazırım. İzin verir misin?

İzin verir misin?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder