Biraz Huzur...

28 Ocak 2016 Perşembe

KIRMIZI KARDAKİ BEYAZ KAN



Tür:Hikaye


    Nasıl ölmek istersiniz?
    Nasıl mı ölmek isterim? Bilemiyorum. Daha önce teferruatına inip düşünmemiştim. Elbette ölmek fikri, genel hatları ile aklıma düşüyor, bir kaç köşe kapmacadan sonra yorulup yerine dönüyordu. İlk zamanlar sade bir ölüm istediğimi hatırlıyorum. Kimsenin öldüğümden bile haberi olamayacak kadar sade bir ölüm. Yunus Emre’nin mısralarındaki gibi:
    Bir garip ölmüş diyeler
   Üç günden sonra duyalar
Belki de o vakitler etrafımdaki insanların fazlalığı, gürültünün yoğunluğu o kadar çoktu, o kadar büyüktü ki bu yeterliydi. Yaşarken öyle fazlaydım ki ölürken yalnız ölmek iyi gelecekti. İnsanlara duyduğum sevgi ve samimiyet o kadar güçlüydü ki ölümüm ile onları üzmek istemiyordum. Akıllarında kalacak olan hatıramın, trajik bir ölümle gölgelenmesini istemiyor, beni, bundan ziyade en mutlu olduğum zamanlarım ile hatırlasınlar istiyordum. Vahim bir hadise ile ölmek, illa ki insanları şaşkınlığa sürükleyecek ve kişinin hatırası her uğradığında, peşinde bu anıyı da sürükleyecekti. Bu yüzden, ölümümün gayet sıradan, iç parçalamayan bir ölüm olmasını istiyordum.
    Şimdi ise etrafımdaki kalabalığa inat yapayalnızım. Benim yalnızlığım insanlarla dolu diyen Kafka’nın peşi sıra yürüyor ve bir sabah uyandığımda kocaman bir örümceğe dönüşmeyi bekliyorum. Zira beynimi işgal eden fecaatler karşısında, insan olmaktan iğrenir hale gelmişim. Öyle yoğun ve yorgunuz ki geçtiğimiz sokaklarda, bastığımız taşlarda kalan izlerimizin nasıl bir anlama çıktığını umursayamıyoruz. Kendimizce haklı, kendimizce meşgulüz. Çektiğimiz acılar herkesin acısından büyük, yaşadıklarımız daha önce kimsenin başına gelmemiş gibi yıkıcı. Herkes bir acı kıyaslamasına girmiş. Benim acım daha çok diyen ağızlarla dolu etrafımız. Oysaki herkesin acı haznesi bir değil. Her insan aynı tepkiler vermiyor, düşüş karşısında.
    Ruhumda pimi çekilmiş bir bombanın geri sayımlarını duyuyorum. Patlamaması için her şeyi denedim. Ne kadar kablo varsa, sırası ile kestim ama öylesine değil. En büyük patlamayı engellemek için küçük patlamalara razı gelmek gerekiyordu ama o küçük patlamalar her seferinde bir uzvu götürüyordu.
    Kol ya da bacak gibi bir uzuv değildi kaybedilen. Yaşamak, inanmak, güvenmek gibi çok elim faaliyetlere gebe olan uzuvları parçalıyordu.
    Önce güvenim yok oldu, ilk patlamada. Öleceğimi sandım, bundan daha büyük bir acı olamayacağını sandım ama yanılmışım. Her patlama bir öncekinden daha şiddetli, daha canhıraştı. Artık güvenemiyordum.
    Derken sevgim de kanlar içinde düşmüştü içime. Peşi sıra samimiyeti de götürmüştü ve korkuyordum. Sevmek istiyor ama güvenemiyordum. Güveneyim derken sevemiyordum. Herkes aynı yapacak, gül bahçemi tarumar edip çekip gidecek diye düşünüyordum. Yine de neden olduğunu bilmediğim bir şekilde hiç kapamadım kapılarımı ama artık korkuyordum.
    Sonra düşüp kalkmaktan öyle yorgun düşmüştüm ki kan olan ruhum, gözyaşlarımın tuzlu sıcaklığı ile yanarken en büyük uzvu kaybettiğimi anladım. İnanç. Artık inanç duygusu, inanmak eylemi bende eksik bir organ hükmündeydi ve sırf bu yüzden dünya ile alakamı kestim. Yüreğimden uçan güvercinin inanç olduğunu kimse bilmiyordu, bu yüzden suskunluğumu yanlış anlayıp alındılar.
    Dışınızın çok olması içinizin tek olmayacağı anlamına gelmiyordu.
    Herkese renkli kendine siyah bir yaşam kurabilirdiniz pek âlâ.
    Mutluluğunuzu dağıtırken kendinize bir pay dahi almayabilirdiniz.
    Almadım da.
    İçimde büyüttüğüm yalnızlık o denli benimdi ki onu ben mi doğurmuştum? Sanmıyorum. Yalnızlığa gebe olmak için insanın salt kendisi yeterli değildi. Muhakkak dış kalabalığın, sahteliğin bunda bir etkisi olacaktı. Oldu da!
    İnanmak duygumu benden alanları asla affetmeyeceğim!
    Yaşamak hakkımı kendimden aldığım için beni de hiç affetmeyin!
    Artık sesli bir ölüm istiyorum. Yürüyen mezarların içi boş çukurlarına her düştüğümde, ruhlarının sıkışacağı kadar sesli bir ölüm. Beni hatırladıklarında vicdan azabı duyacakları kadar feci bir ölüm. Ölen bedenime karşılık benimle ölen duygular istiyorum. Biliyorum, çok bencilim. Belki de kin doluyum lâkin artık umudumu da kaybettim. Kapımın açık olmasını sağlayan şey umuttu ve artık yoktu.  
    Kampusun en huzur bulduğum köşesindeki banka oturmuş, kalabalık caddeden gelip geçenleri izliyorum. Yalan kahkahalara, samimiyetsiz dokunuşlara bakıyorum. Sonra tutunmak istediğim insanlar gözlerimin önünden geçiyor ve onlara tutunmak isterken nasıl itildiğimi hatırlıyorum. Hızla yere düşerken kırılan içimin, kara deliğe çekilir gibi hızla karanlığa çekildiğini hatırlıyorum.
    Neden gözlerimi kapattım?
    Çünkü hatanın en büyüğü bende.
    Gitmek istedikleri halde, ben istemediğimden gitmelerine izin vermediğim için,
    Kalmak istedikleri halde, ben istemediğimden kalmalarına izin vermediğim için,
    Dokunduğum herkese iğne ucu kadar da olsa zarar verdiğim için,
    Ve bana lazım olduğu halde tüm ruhumu kullandığım için.
    Ruhuma dokunacak birini isterken kimsenin ruhuna dokunamamışım.
    Ellerim niye bu kadar üşüyor?
    Göğsüm yine sıkışmaya başladı. Kalbim mi ağrıyor?
    Niye nefes alamıyorum?
    Gözlerim usulca açılıp dizlerimin üzerine odaklandığında, kırmızı kar tanelerinin üzerindeki beyaz kan damlalarını fark ettim. Avuçları gökyüzüne dönük ellerimin üzerinden beyaz şeritler halinde akıp gidiyordu. Bir şeyler söylemek için ağzımı açtığımda, ağzıma dolaşan kar kümelerinin hızla dışarı fırladığına şahit oldum. Oluk oluk kar akıyordu, ağzımdan. O vakit, burnumdan süzülen sıvı da sümük değildi. Çekip durmama rağmen özgürlüğüne kavuşmak için can atıyordu. İzin verdim.
    Üzerime yağan ve beni kırmızıya boyayan kar tanelerinin arasından usulca süzülen beyaz kan gülümsememe neden oldu.
    Yazmaya ara verdiğim defterime göz ucuyla bakınca onun da karla kaplandığını fark ettim. Sağ elimle kalemi kavramaya çalışıp birkaç cümle daha yazmak istesem de ‘hangi yaşta ölürsek ölelim, tamamlanmamış cümlelerimiz’ olacağından, kalem ellerimin arasından kayıp kara gömüldü.
    Artık gözlerimi kapıyorum.

    ***

    Öyle ki sanki yağan kan, akan kar idi. Belki tam tersi olsa, onun öldüğünü kimse anlamaz, caddeyi seyretmek için oturduğunu düşünürdü.


kişi ve olaylar 'oldukça' kurgudur...

   


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder