Tür:Hikaye
Bir sabah, pembe çantalı kızın yatağının
üzerinde bir not buldular.
“Gidiyorum.”
diye
başlıyordu, not. “Gidiyorum.” diye de
bitiyordu.
Oda arkadaşı şaşkındı. Nereye gider, cümlesi geçti aklından. Bu imkânsız, diye düşünmeden önce, Gider ama nereye? Diye düşündü. Çünkü pembe çantalı kız gitmek
istiyordu. Ekseriyetle aynı cümleyi kuruyor, hep aynı hülyadan bahsediyordu.
İçinde solmaya yüz tutmuş yaşamak eylemini hayatta tutmak için hep aynı şeyi
tahayyül ediyordu. Gitmek. Gidince
her şey biter, tüm yükler iner, yarım kalan ne varsa tam olur zannediyordu.
İçinde hapis kaldığını düşündüğü bu zindandan ‘kurtulurum’ ümidi vardı. Bedeni,
dünya denen çarmıha gerilmişti ve Tanrı istemeden kurtuluş yoktu. Bu yüzden hiç
şaşırmadı, pembe çantalı kızın arkadaşı. İçinde yeni doğmuş bir endişe duygusu
vardı, elbette. Bundan dolayı koşarak diğer odadaki arkadaşının yanına gitti.
Zihninde gidebileceği yerlerin listesini çıkararak kapıyı hızla açtı.
“Gitmiş!” diye haykırdı.
Diğeri uykunun verdiği sersemlikle yataktan
kalkarken “Nereye gitmiş?” diye sordu. Kim, diye sormamıştı. Biliyordu ki
gitmek eylemi pembe çantalı kıza aitti. Yorganı ayakları ile iteleyerek
üzerinden atıp diğerinin elindeki nota uzandı. Çapak birikmiş gözlerini sağ
elinin işaret parmağı ile temizleyip daha iyi bir görüş elde edip okumaya
başladı.
“Cesaret
bana ulaştığında, can çekişiyordu ve ölmeden önce bunu yapmalıydım. Bu son
şansımdı, biliyorum. Eğer şimdi yapmazsam, elimde son
nefeslerini soluyan cesareti kaybedeceğim. Ve onu kaybedersem, ben de
kaybolacağım.”
Yaşça büyük olan kendisine bu haberi veren uzun
kıza baktı. Gözleri sulanmış, ağzı yarı açılmıştı. Pembe çantalı kız, gitmek
düşüncesinden çok bahsederdi, evet ama bunu yapmak için cesarete de ihtiyacı
olduğunu söylerdi. Ne zaman bu cesareti bulmuş, gitmeye ne zaman hazırlanmıştı?
Cesaret, ona, neden şimdi varmış, neden ölüp gitmemişti? İki kız yüreklerine
kök salan hüznün ağırlığı ile yere çökerken orta odanın müdavimi, sesleri duyup
yanlarına gelmişti. Beyaz pelüş kazağı, uyku mahmuru gözleri ile tıpkı pembe
çantalı kızın ona seslendiği gibi ‘pelüş ayı’ kadar sevimliydi.
“Neler oluyor?” diye sordu. Diğerleri pembe
çantalı kızın ismini söylediler. Orta odanın müdavimi anlayıverdi, olan biteni.
Hızla balkonlu odaya koştu, düzgünce toplanmış yatağa baktı. Gerçekten… Gitmiş
miydi?
Şaşkınlık dolu
bakışlarla diğerlerinin yanına döndü kendisine uzatılan notu aldı.
“Kendimi
bulmaya, Öz’üme dönmeye gidiyorum. İster kaçmak deyin buna, ister pes etmek.
Siz, ne anlam yüklersiniz bilmiyorum ama ben kendime dönüyorum.”
Orta odanın müdavimi, büyüğe baktı. Büyük,
uzun olana. İkisi yerinden kalktı ve orta odanın müdavimi ile birlikte balkonlu
odaya döndüler. Pembe çantalı kızın dolabını açtılar. Giysiler yerli
yerindeydi. Büyük kırmızı bavul dolabın üzerinde duruyordu ama geçen hafta hep
birlikte onun için aldıkları kocaman siyah sırt çantası yoktu. Detaylıca dolaba
baktıklarında birkaç parça eşyanın da olmadığını fark ettiler. Seccadesi ve
orta boy Kur’an da yoktu. Kitaplarının çoğunu da götürmüştü. Dolabın önünde
kalakalmışlardı. Bu kan donduran sessizliği yaşça büyük olan bozdu.
“Böyle olmaz.” dedi, ağlayarak. “Polise
haber verelim.”
Uzun boylu olan tüm sinirlerini aldırmış
gibi sakin, fırtına öncesi dinginlik gibiydi. “Kaçırılmayan, kendi isteği ile giden birinden
söz ediyoruz. Hangi sıfatla polise gidelim?”
Orta odanın müdavimi, portatif sandalyeye
bıraktı kendini. “Ne yapacağız peki? Öylece… Bekleyecek miyiz?”
Gidenin cesareti vardı, olmasına da,
kalanın beklemeye sabrı var mıydı? Balkonlu odanın üç köşesine yığılır gibi
çöken bu üç arkadaş için beklemek zordu,
ne yapacaklarını bilememek daha zor.
Kaç saat öylece oturdular, ne kadar süre
beklediler, bilmiyorlardı. Saat aynı noktada durmuştu. 04:50. Onları hipnotize
olmuş hallerinden çıkaran şey delice yumruklanan kapıydı. Onlar yeni farkına varmış olsalar da yarım
saate yakın çalınıyordu zil, yumruklanıyordu kapı. Büyük olan her biri bir yıl
yaşlanmasına neden olan adımlar atarak kırılırcasına çalınan kapıyı açtı. Pembe
çantalı kızın eski arkadaşı, endişeden daha da büyüyen gözlerini kırpıştırarak
arkadaşını sordu.
“Bugün için bulaşacaktık ama sabah
kalktığımda bana ‘Bugün gelemeyeceğim ve bundan sonra da bunu telafi
edemeyeceğim için özür dilerim.’diye mesaj atmış. Arıyorum ama bu hat kullanılmamaktadır
diyor. Neler oluyor?”
Büyük olan kelimeleri nasıl kullanacağını
unutmuş gibi konuşmadan kapıdakini içeri çekti. Matem havasının hâkim olduğu
balkonlu odaya götürdü. Not, birde onun elinden geçti.
“Özür
dilemem, bana olan kırgınlığınızı, kızgınlığınızı gidermeyecek eminim ama hiç habersiz
değilsiniz. Gideceğim belliydi. Sadece zamanı muallâktı. Belki ölerek
gidecektim ama gidecektim, sonuçta. Size sözler verdim ve hiçbirini
tutamayacağım. Belki bir gün geri dönersem, o zaman kaldığımız yerden devam
edebilir miyiz?”
Eski arkadaş sustu. Boş kalan köşeye de
kendisi çöktü.
Birkaç gün sonra…
Olaylar daha çok acıya neden olmuştu. Pembe
çantalı kızın okuldan ayrıldığını duydular önce. Gerçi isteyerek gelmemişti ama
iki yılını verdiği üniversiteyi bir çizgi ile silmiş, onların kanısına göre hiç
tereddüt etmemişti. Sınıf arkadaşları şaşkındı. Sınıf arkadaşı dediğime
bakmayın. Olayın şok etkisi yarattığı kişiler, iki elin parmaklarını geçmezdi.
Arkadaşları, uzun zamandır, pembe çantalı kızın veda ile ilgili cümleler sarf
ettiğini ve buna anlam veremediklerini söylediler. Notu onlar da okumuştu.
“Bu
istediğim bencillik. Biliyorum ki dönmem çok uzun zaman alacak ve döndüğümde
kimse beni hatırlamayacak. En iyisi bu zaten. Dallarım kırılmalı, yapraklarım
savrulmalı ki köküme, özüme dönebileyim.”
Onlar notu okumuşken genç biri, usulca
amfinin merdivenlerini indi. Elini uzattı, nota doğru. “İzin verirseniz eğer
bende okumak isterim.” dedi. Neden, diye sormadı kimse.
“Ön sırada
oturan o esmer çocuğa bu sözlerim. Cesareti olmayanlar için şartlar sadece
bahanedir. Bana gelmeye cesareti yoktu, şartları öne sürdü. Tıpkı benim gitmeye
cesaretim olmadığı zamanlar şartları öne sürdüğüm gibi. Lakin benim cesaretim
zaman koşusunda galip oldu.” Esmer genç titredi. Notu geri uzattı
lakin kendisi geldiği gibi geri gidemedi.
Birkaç hafta sonra…
Acı gittikçe yayılıyor ama artık
azalıyordu. Kimse pembe çantalı kızın gittiğine şaşırmıyor sadece nerede olduğuna
dair endişe ediyordu. Bir zaman sonra bilgisayarını ve telefonunu sattığını,
biriktirdiği tüm parayı bankadan çektiğini öğrendiler. Parası bitince ne
olacaktı, bilmiyorlardı. Bir ara nereye gittiğine dair küçük bir fısıltı ulaştı
kulaklarına. Onu en son havaalanına gitmek için otobüse binerken görmüşlerdi.
Birkaç
ay sonra…
Hayat eski normaline dönüyor, pembe çantalı
kız, arada akıllara gelmek üzere anıların en gerisine itiliyordu. İnsan,
koşuşturma halindeydi ve bu koşuşturmada unutulan birileri olacaktı elbet.
Pembe çantalı kız gibi.
Birkaç sene sonra…
Birkaç kişi dışında pembe çantalı kızı
kimse hatırlamaz oldu. Görülüp unutulan bir rüya gibi geçip giden bir araç gibi
insanların hayatının belli bir döneminde bulunmuş, sonra keenlemyekûn olmuştu.
Yağmurlar geçtiği yolları yıkamış, karlar onu gösteren ibareleri kapatmış,
çiçekler onun izleri üzerine büyümüş ve güneş onun akıllarda kalan son şeklini
buharlaştırmıştı.
Yıllar yıllar sonraydı. Çok uzun yıllar
sonra. Feleğin kurduğu oyuna uymak için tüm eskiler bir mekândaydı. Yaşça büyük
olan, uzun olan, orta odanın müdavimi, eski arkadaş ve esmer çocuk. Yılların
yüzlerine bıraktıkları izleri umursamadan gülüp konuşuyor, sürüp giden
hayatlarından söz ediyorlardı. Evliliklerinden, kariyerlerinden ve
çocuklarından. Masaya yaklaşmakta olan kişiyi fark etmeden konuşuyorlardı.
İlk fark eden uzun olan olmuştu. Gözlerini
kendisine gülerek bakan kişiye odaklamış ne olduğunu çözmeye çalışıyordu. Onun suskunluğunu
fark eden diğerleri de baktığı yere döndüler. Kimdi bu yabancı? Eskimiş
kıyafetine, kıyafetindeki yamalara, kirden mi yoksa öyle olduğu için mi esmer
göründüğünü anlayamadıkları yüzüne ve yaralı ellerine bakılırsa muhtacın biri
olmalıydı. Esmer çocuk cüzdanına uzandı, diğerleri çantalara. Birkaç kuruş çıkarıldı.
Biri, muhtaca verdi hepsini. Verirken gözlerinin içine baktı. Tanıdık gelen bir
hisle sarmalandı. Gelen kişi neşesini bırakıp gitti.
“Ne kadar da pembe çantalı kıza
benziyordu.”dedi o biri. Ekledi. “Keşke burada olsaydı.”
Onlar hüznü kucaklaya dursunlar, pembe
çantalı kız mekândan çıkıp ikinci kez gitti. Nottaki son cümle gibi.
“Bir gün
döndüğümde, hiçbiriniz beni tanımazsanız şayet, tekrar gideceğim. Bu sefer
dönmemek üzere. Şimdilik elveda. Gidiyorum.”
Pembe çantalı kız zıplayarak uyandığında,
sırtı terden sırılsıklam olmuştu. Gördüğü rüya kollarının arasına can çekişen
bir cesareti bırakıp kaybolmuştu. Vücudu büsbütün titrerken yataktan laktı,
masanın başına geçti. Bir not yazdı usulca. Kalktı, yatağını düzeltti, giyindi
ve gitti. Yaşamaya başlayan cesaretini alarak.
Saat, 04:50’idi.
“Gidiyorum.
Cesaret
bana ulaştığında, can çekişiyordu ve ölmeden önce bunu yapmalıydım. Bu son
şansımdı, biliyorum. Eğer şimdi yapmazsam, elimde son nefeslerini soluyan
cesareti kaybedeceğim. Ve onu kaybedersem, ben de kaybolacağım.
Kendimi
bulmaya, Öz’üme dönmeye gidiyorum. İster kaçmak deyin buna, ister pes etmek.
Siz, ne anlam yüklersiniz bilmiyorum ama ben kendime dönüyorum.
Özür
dilemem, bana olan kırgınlığınızı, kızgınlığınızı gidermeyecek eminim ama hiç
habersiz değilsiniz. Gideceğim belliydi. Sadece zamanı muallâktı. Belki ölerek
gidecektim ama gidecektim, sonuçta.
Size
sözler verdim ve hiçbirini tutamayacağım. Belki bir gün geri dönersem o zaman
kaldığımız yerden devam edebilir miyiz?
Bu
istediğim bencillik. Biliyorum ki dönmem çok uzun zaman alacak ve döndüğümde
kimse beni hatırlamayacak. En iyisi bu zaten. Dallarım kırılmalı, yapraklarım
savrulmalı ki köküme, özüme dönebileyim.
Ön sırada
oturan o esmer çocuğa bu sözlerim. Cesareti olmayanlar için şartlar sadece
bahanedir. Bana gelmeye cesareti yoktu, şartları öne sürdü. Tıpkı benim gitmeye
cesaretim olmadığı zamanlar şartları öne sürdüğüm gibi. Lakin benim cesaretim
zaman koşusunda galip oldu.
Bir gün
döndüğümde, hiçbiriniz beni tanımazsanız şayet, tekrar gideceğim bu sefer
dönmemek üzere. Şimdilik elveda.
Gidiyorum.”
İki sene öncesi ama hâlâ aynı...