Biraz Huzur...

10 Ekim 2017 Salı

Sek Yalnızlık

    

     


     Kısa bir hikâye yazmak istiyorum; aylardan sonra ilk kez, yanaklarım kırmızı ama parmak uçlarım soğukken ve sırtımdaki ağrı artık çekilmez olmuşken yazmak istiyorum. Dinlemek yahut daha doğru bir ifadeyle okumak istemeyenleri dışarı alalım. Daha en başından uyarıyorum ki sonuna geldiğinizde ya da sonunu göremeden yarısında artık tahammül edemediğinizde, suçu bana atmayın.
    Hayatıma girmek ve bir parçam olmak isteyen, beni daha yakından tanıma merakına kapılmış insanları baştan uyardım. Tıpkı onun hayatına girmek istediğimde, beni uyardığı gibi. Bu özelliği ondan kazanmış olmak beni bir miktar mutlu ediyor ve güvende hissediyorum. Çünkü öyle ya da böyle sonuna geldiğimizde, suçlu hissetmiyorum. Yine de bu kırılmıyorum anlamına gelmiyor. Kaldı ki cümleler bazen sivri uçlu aletlerden daha keskin olabiliyor, içinize saplanıp kaldığı yerden acıtmaya devam edebiliyor. Bıçak yarasını kapatmak, onun kapanmasını beklemek daha kolay gelebiliyor.
    Ve günlerden bir gün; sıcak bir ağustos sabahı saatin kaç olduğundan emin değilim ama günlerden Perşembe. Yumruklanan bir kapının ürküntüsünü beynimde hissediyorum. Kapının ardındaki kişi oldukça kendinden emin, gözü kara, benim karanlığımın yanında renklerinin canlılığı göz kamaştırıcı ama çiğ. Evet, o olsa çiğ derdi. Toy değil çiğ.
    Birkaç kez görmezden gelmeye çalıştım çünkü benim karanlığım onun renkliliğini yok ederdi ve bunu ona yapmak istemezdim. Kimseye böyle bir şey yapmak istemezdim. Zamanında bana yapılan ve canımı yakan bir şeyi kimseye yapmak istemezdim. Yine de ısrarla çalınan kapıyı artık aralamak zorundaydım ve o aralıktan boynuma sarılan cümlelerden birini cımbızla seçip almıştım.
    Çok iyisin, dedi gözleri parlıyor ve muazzam bir tabloya bakıyormuş gibi hayranlık duyuyordu.
    Sanmıyorum, desem de kendi bildiğine inanacak gibi duruyordu.
    Nitekim devamında öyle iyisin ki seni tanımak hayır seninle yakın olmak istiyorum diyerek düşüncelerimi onaylamıştı.
    Başımı iki yana sallayıp derin bir nefes aldım. Dinle, dedim ciddiyetle gözlerine bakarken. Her insanın karanlık bir yanı var, kimseye göstermediği sadece kendisinin bildiği ama benim o yanım her şeyden ve herkesten daha güçlü. Uzay boşluğunda kara delikten kaçmak gibi kaçmaya çalışmak. Zaman zaman boğulduğumu, kaybolduğumu hissediyorum ve inan bana senin gözlerinle anlatmaya çalıştığın ‘ben de’ bakışları gibi değil. Geceleri uyuyamıyorum, gündüzleri uyanamıyor. Uyandığımda kendimi ağlamış buluyorum ve daha da ilerisi kendimle kavga ediyor, bağırıyor, yumruklarımı duvara geçiriyorum. Sonra kendimi hissizce tavanı izlerken buluyorum, kollarımda kan izleri.
    Dinle! Bakışların her şeyi abartıyorsun der gibi baksa da doğruları söylüyorum. Ruhumda asla mutlu olmayan, doymayan ve beni tüketmeye çalışan bir karanlık var. Onunla savaşamazsın. Kendini tüketmeden ona karşı kazanamazsın ve inan bana değmez. Kaldı ki kendini tükettikten sonra pişman olacak, suçu bana atacaksın. Atmam deme! Yorulacak, incinecek ve senden bunu yapmanı istemediğim halde istemişim gibi kin besleyeceksin.
    Ben, senin sandığın gibi iyi biri değilim. İçimde ne kadar rezil ve çirkin bir kişilik sakladığımı bilemezsin.
    Söyledim ve dinledi ama bakışlarındaki merak geçmedi. Önemli değil. Tuhaf biri olduğunun farkındayım ve seni bu yüzden seviyorum.
    Mırıldandım. Ve günün birinde tuhaf biri olduğum için benden nefret edeceksin.
    Hayır, dese de sadece gülümsedim. Sonu şimdiden görüyordum. Yorulacaktı ve bunun için beni suçlayacaktı.
    Ve yine günlerden bir gün; serin bir eylül akşamı günlerden ne bilmiyorum ama saat on biri çeyrek geçiyor. Bir kapının zalimce kapanış sesine uyanıyorum. Kapıyı kapatan kişi bütün siyahı bırakarak çıkıyor.
    Senin yüzünden! Diyor. Artık tahammülüm kalmadı.
    Söylemiştim, diyorum. Bir gün dayanılmaz gelecekti.
    Öfkeyle soluyor. Sen ve senin bitmek bilmez karanlığın. Evet, söylemiştin ama bu kadar olacağını bilmezdim.
    Oturdum. Benim hakkımda kafanda bu kalıbı oluşturan sendin. Kendine kızmalısın. Olmadığım bir kişiyi tanıtmadım.
    Hiçbir şey söylemedi. Uzaklaşan ayak seslerini duydum. Bir süre sonra onlar da kaybolup gitti. Eşiğe bırakılmış siyahı gördüm, gidenin ardından bıraktığı siyahı. Usulca kaldırdım onu yerinden, saçlarını okşadım; karanlığın yanına bıraktım.
    Kara delik biraz daha güçlü olduysa da omuz silktim. Olmadığım birini asla söylememiştim. Bir kahraman da istememiştim ki prenses falan da değilim. Sadece su katılmamış yalnızlığımı sek içecek birini istemiştim lâkin yalnızlığı sek içmek rakıyı sek içmeye benzemez. Daha önce rakı içtiğimden değil ama yalnızlık insanı içten öldürür.
    Kapıya bir kat kilit daha takıyorum.
    Sek yalnızlığı içelim.

    Şerefe!

30 Temmuz 2017 Pazar

İkinci bakış açısı - ?

Ölmekten korkuyorsun,
ama yaşamaya da hiç halin yok.
Zihninde defalarca öldürürken buluyorsun, kendini.
Defalarca, aynadaki aksine baktığın için kusuyorsun.
İçin, seni kabul etmiyor.
Uzayan tırnakların ile kazımak istiyorsun yüzüne işleyen gözyaşı şeridini.
Saçlarına kuşlardan taçlar takıyorsun ama anlıyorsun
burnuna dolan o kötü kokunun sebebini:
                               Onlar kuş ölüleri!
-hayır,
Bunun olmasını istemediğini biliyorum.
Biliyorum iyileşmek istiyorsun.
Biliyorum herkes sana geçecek, diyor,
ama biliyorsun ki geçmeyecek.
Geçmeyecek bir giz var dudaklarının ve göğsünün üzerinde.
Geçmeyecek bir iz var çentik çentik ruhuna kazıdığın.
Geçmeyecek bir leke
Ölmeyecek bir anı
                      Beyninin içinde bir böcek gibi
                          ya da dur arı
                              yok arı deği;
bir sinek vızıltısı.
Defalarca ölüyorsun.
Defalarca seni öldürdüler;
                            kirpiklerinden belli
                            çünkü ıslaklar.
Onlar gözyaşı desin, sen biliyorsun kan yağdığını.
Defalarca intihar ediyorsun.
Uyurken,
   Yarı uyurken.
      Ama yarı uyanıkken olmaz.
         Hele uyanıkken hiç değil!
Çünkü korkuyorsun ölmekten
ama yaşamaya da hiç halin yok.
Onlar, yeniden başla diyor.
Mezar üzerine mezar inşa ediyorsun.
Bir cesedin üzerine ne inşa edebilirsin ki bir cesetten başka?
Ölüyü ölünün üstüne gömüyorlar.
Ya seni nereye gömsünler?
Baksan yaşıyorsun, sorsan ölmüş.
Defalarca öldürüyorsun, kendini
ve sahte bir gülümseme takındığın herkesten ve her şeyden nefret ediyorsun.
Ben dahil!

28 Temmuz 2017 Cuma

Birinci Bakış Açısı - Ankara

Sana şiirler yazmak istiyorum.
Cumartesi yağmurunun ardından doğan güneşin
içimi ısıttığı ve senin de içini ısıtacak şiirler
yazmak istiyorum.
Bir gün Cemal Gürsel'de yürüdüğümüzü düşünüyorum.
Tam olmuş, aynı olmuş, zıtlıkları yenmişken...
Sana o caddenin kirine, kokusuna inat yaprakları yüzümüze değen sardunyaların kokusu gibi
güzel şiirler yazmak istiyorum.
Kocatepe'ye çıkan yolun bizi nefessiz bıraktığının da
kalbimizi zorlandığının da farkındayım.
Ama mermer parıltılı avluda yansıyan aksimizi görüp
huzur duyduğumuz şiirler yazmak istiyorum.
Sana, taze çay yapraklarının kokusunu duyumsatacak bir şiir
yazmak istiyor
ama yapamıyorum.
Yazamıyorum.
Ben sana içimin maviliğini
Ben sana içimin serinliğini
Ben sana içimin güzelliğini şiir olup yazmak istiyorum.
Ben sana içimin katran mavisini
Ben sana içimin çöl serinliğini
Ben sana içimin çirkin güzelliğini yazıyorum.
Yani sana;
Katranı...
Çölü...
Çirkini...  yazıyorum.
Sana güzel şeyler yazmak istiyor bir yanım, gizli yanım, yaralım.
Hayatım inançlarımın cesetleri üzerinde harap ve canhıraş bir yükseklikte,
Hayatımın çatısız zirvesinde ben varım!
Saba güzel şiirler yazmak istiyorum.
Şiir yazamıyorum.
Şiir de olamıyorum.
Öleyim diyorum.
Belki ölümüm şiir olur diyorum.
Yaşamım üçüncü sayfa haberi;
ölümüme sen, benim için, son bir şiir yaz istiyorum. 

8 Nisan 2017 Cumartesi

Mut ve Müt arasında iki noktadan ibaret Ölüm

9 Eylül
Bugün, kendimden başka biri adımı seslendi. Evde yalnız başıma oturup saçma bir program izlerken kendi ismim kulaklarımdan içeri süzüldü. Arkamı döndüğümde, kimseyi görememiş olmaktan dolayı kırık hissettim. Aynı hissiz bakışlarla televizyona dönerken kendi omzuma yaslandım.
Evde benden başka kimse yoktu ama ismimi çağıran bu sessizlik de kimdi?
Tekrar arkama baktığımda kendi bakışlarımı yakaladım, parmak izleri ile kirlenmiş çatlak aynadaki yansımam gülüyordu. Ben oturuyordum, o ayağa kalktı.
Gelebildiği son sınıra kadar gelip eli ile beni çağırdı. Hâlâ korkunç bir gülümseme vardı, kıvrımları yara olmuş renksiz dudağında. Benim dudağım?  
Yerimden kalkıp aynaya ilerledim. Ayna ki sanki tek tanıdığımmış gibi beni ezbere biliyormuş gibi her bir hücremi ifşa ederken; yansımam, kendi yanağını okşadı.
Bir sıcaklık benim yanağımı buldu. Ellerim sıcaklığa dokundu.
Dudakları oynadı yansımamın, Senin iyiliğin için, diyordu. Benim iyiliğim mi? Benim iyiliğim için mi ellerini boğazına dolamıştı?
Kuvvetli bir çift avuç, nefes boruma baskı yaptı. Yansımam elleri boğazına sarılı olmasına rağmen tepki vermezken, gözlerimin kaydığını hissediyorum. Nefes alamıyorum. Su! Su!
Rengim mora dönüyor ki moru çok severim. Bu yüzden mi, nefessiz kaldığım halde sevdiğim bir renge büründüğüm için mi gülümsüyorum? Hayır, yansımam neden gülümsüyor? Gerçek olan hangimiz?
Böyleydi, maalesef. Hele bir sevmeye göreyim, nefessiz kalsam bile gülümsüyorum! Ölüyorsun aptal, gülümsemek ne haddine! 
Sevmek de haddim değil.
Hele, nefessiz kalacak kadar sevmek, asla!
Yansımam kararıyor ve karıncalar toplanıyor çatlak aynaya. Ellerim boğazımı öyle sıkı sarmış ki, ellerim olduğunu bilmesem yılan sanacağım. Hani en büyük korkum ya, hani o melun hayvanın ismi bile yetiyor ya ürpermeme. Peki neden ellerim yılan olmuş beni sokarken gülümsüyorum? Ne zamandan beri nefret ettiğim bir şeyi içimde besliyorum?  
Kararıyor.
Dünya, ayaklarımın altında pervane gibi dönüyor.
Sonra, aynadaki çatlak öyle çok büyüyor ki tuzla buz olup ayaklarıma batarken cam parçaları, ellerim cansız iki yılan gibi yana düşüyor.
Yansımam yok artık.
Gözlerimi açtığımda, o aptal televizyon programını izliyordum.Mut
Arkamı döndüm usulca.
Yansımam bana gülümsüyordu.

2 Haziran
        Mutluyum.
Mutlu.
Mut.
ya da Müt?
(02/06/2016, saat 03:45 de, üniversite öğrencisi olduğu tahmin edilen bir genç kız metronun önüne atlayarak, intihar etti.)
Derin depresyonda olan ve ara ara intihardan bahseden kişiler neşeli bir sürece girerlerse, psikolojide bunun intihar habercisi olduğu söylenir. Çünkü karar verilmiştir. Acı bitmiştir.
Son not mutluluğun notu olarak görünse de değil. Hiç olmadı. Hatta sonda yazılan müt, boş yere anlamına gelir, yazık.
***
"Bitti mi yani?"
"Bitti."
"Ona ne oldu? Gerçek manada soruyorum. O neden öldü?"
"Size bir soru sorayım. Onun ölmüş olduğuna gerçekten inanıyor musunuz?"
"Ne demek bu? Bütün gazeteler onu yazdı! Toprağa uyurken yanında ben de vardım!"
"Kefenin içini görmeye hiç çalışmadınız ama; tıpkı yaşarken ruhunu görmeye çalışmadığınız gibi."
"Ben anlamıyorum. Tüm bunlar da neyin nesi?!"
"Sadece sizin görmek istediğiniz şeyler, yahut size göstermek istedikleri. Hakiki olanı aramak zordur, bu yüzden size sunulana inandınız. Çünkü insansınız."
"Gerçek olan bu! Ölümü şakaya vuramazsınız!"
"Asla şaka değil! Ölen bir şey var ama neden ceset arıyorsunuz ki? Ruh da ölemez mi?"
"Aklınızı kaçırmış olmalısınız! Hadi diyelim ölen bir ruh olsun. Bunca tantana, merasim... Hepsi bir ruh için mi?"
"Ne yazık! Bir cesede göstermiş olduğunuz özeni, bir ruha göstermenizi dilerdim. Çünkü ölü ruhlarla dolu yürüyen cenazeler dört yanda. Onları göremezseniz, gömemezsiniz."
"Saçmalık. O öldü! Ve siz bu gerçeğe inanmak istemiyorsunuz."
"Sorarım size, bu şehirdeki metro hatlarından hangisi saat 03.45 de hareket halinde?"
"Ne demek bu?"
"Şu demek; şehrimizde o saatte hareket halinde bir metro yokken O, kendini metro raylarına atarak nasıl intihar etti? Boyundan az olan bir yükseklikten atlayıp ölmez kimse."
"Ben.... "
"Onu hiç anlamaya çalışmadınız. Onu yaşarken dinlemediniz. O da ölmeyi tercih etti. Kutlarım sizi, hepiniz katillerisiniz kendi ruhunuzun!"

    Katilleriyiz kendi ruhumuzun!


6 Şubat 2017 Pazartesi

Pembe Çantalı Kız

      Tür:Hikaye

      Bir sabah, pembe çantalı kızın yatağının üzerinde bir not buldular.
    “Gidiyorum.” diye başlıyordu, not. “Gidiyorum.” diye de bitiyordu.
    Oda arkadaşı şaşkındı. Nereye gider, cümlesi geçti aklından. Bu imkânsız, diye düşünmeden önce, Gider ama nereye? Diye düşündü. Çünkü pembe çantalı kız gitmek istiyordu. Ekseriyetle aynı cümleyi kuruyor, hep aynı hülyadan bahsediyordu. İçinde solmaya yüz tutmuş yaşamak eylemini hayatta tutmak için hep aynı şeyi tahayyül ediyordu. Gitmek. Gidince her şey biter, tüm yükler iner, yarım kalan ne varsa tam olur zannediyordu. İçinde hapis kaldığını düşündüğü bu zindandan ‘kurtulurum’ ümidi vardı. Bedeni, dünya denen çarmıha gerilmişti ve Tanrı istemeden kurtuluş yoktu. Bu yüzden hiç şaşırmadı, pembe çantalı kızın arkadaşı. İçinde yeni doğmuş bir endişe duygusu vardı, elbette. Bundan dolayı koşarak diğer odadaki arkadaşının yanına gitti. Zihninde gidebileceği yerlerin listesini çıkararak kapıyı hızla açtı.
    “Gitmiş!” diye haykırdı.
    Diğeri uykunun verdiği sersemlikle yataktan kalkarken “Nereye gitmiş?” diye sordu. Kim, diye sormamıştı. Biliyordu ki gitmek eylemi pembe çantalı kıza aitti. Yorganı ayakları ile iteleyerek üzerinden atıp diğerinin elindeki nota uzandı. Çapak birikmiş gözlerini sağ elinin işaret parmağı ile temizleyip daha iyi bir görüş elde edip okumaya başladı.
    “Cesaret bana ulaştığında, can çekişiyordu ve ölmeden önce bunu yapmalıydım. Bu son şansımdı, biliyorum. Eğer şimdi yapmazsam, elimde son nefeslerini soluyan cesareti kaybedeceğim. Ve onu kaybedersem, ben de kaybolacağım.”
    Yaşça büyük olan kendisine bu haberi veren uzun kıza baktı. Gözleri sulanmış, ağzı yarı açılmıştı. Pembe çantalı kız, gitmek düşüncesinden çok bahsederdi, evet ama bunu yapmak için cesarete de ihtiyacı olduğunu söylerdi. Ne zaman bu cesareti bulmuş, gitmeye ne zaman hazırlanmıştı? Cesaret, ona, neden şimdi varmış, neden ölüp gitmemişti? İki kız yüreklerine kök salan hüznün ağırlığı ile yere çökerken orta odanın müdavimi, sesleri duyup yanlarına gelmişti. Beyaz pelüş kazağı, uyku mahmuru gözleri ile tıpkı pembe çantalı kızın ona seslendiği gibi ‘pelüş ayı’ kadar sevimliydi.
    “Neler oluyor?” diye sordu. Diğerleri pembe çantalı kızın ismini söylediler. Orta odanın müdavimi anlayıverdi, olan biteni. Hızla balkonlu odaya koştu, düzgünce toplanmış yatağa baktı. Gerçekten… Gitmiş miydi?
Şaşkınlık dolu bakışlarla diğerlerinin yanına döndü kendisine uzatılan notu aldı.
    “Kendimi bulmaya, Öz’üme dönmeye gidiyorum. İster kaçmak deyin buna, ister pes etmek. Siz, ne anlam yüklersiniz bilmiyorum ama ben kendime dönüyorum.”
    Orta odanın müdavimi, büyüğe baktı. Büyük, uzun olana. İkisi yerinden kalktı ve orta odanın müdavimi ile birlikte balkonlu odaya döndüler. Pembe çantalı kızın dolabını açtılar. Giysiler yerli yerindeydi. Büyük kırmızı bavul dolabın üzerinde duruyordu ama geçen hafta hep birlikte onun için aldıkları kocaman siyah sırt çantası yoktu. Detaylıca dolaba baktıklarında birkaç parça eşyanın da olmadığını fark ettiler. Seccadesi ve orta boy Kur’an da yoktu. Kitaplarının çoğunu da götürmüştü. Dolabın önünde kalakalmışlardı. Bu kan donduran sessizliği yaşça büyük olan bozdu.
    “Böyle olmaz.” dedi, ağlayarak. “Polise haber verelim.”
    Uzun boylu olan tüm sinirlerini aldırmış gibi sakin, fırtına öncesi dinginlik gibiydi.     “Kaçırılmayan, kendi isteği ile giden birinden söz ediyoruz. Hangi sıfatla polise gidelim?”
    Orta odanın müdavimi, portatif sandalyeye bıraktı kendini. “Ne yapacağız peki? Öylece… Bekleyecek miyiz?”
    Gidenin cesareti vardı, olmasına da, kalanın beklemeye sabrı var mıydı? Balkonlu odanın üç köşesine yığılır gibi çöken bu üç arkadaş için beklemek zordu,  ne yapacaklarını bilememek daha zor.
    Kaç saat öylece oturdular, ne kadar süre beklediler, bilmiyorlardı. Saat aynı noktada durmuştu. 04:50. Onları hipnotize olmuş hallerinden çıkaran şey delice yumruklanan kapıydı.   Onlar yeni farkına varmış olsalar da yarım saate yakın çalınıyordu zil, yumruklanıyordu kapı. Büyük olan her biri bir yıl yaşlanmasına neden olan adımlar atarak kırılırcasına çalınan kapıyı açtı. Pembe çantalı kızın eski arkadaşı, endişeden daha da büyüyen gözlerini kırpıştırarak arkadaşını sordu.
    “Bugün için bulaşacaktık ama sabah kalktığımda bana ‘Bugün gelemeyeceğim ve bundan sonra da bunu telafi edemeyeceğim için özür dilerim.’diye mesaj atmış. Arıyorum ama bu hat kullanılmamaktadır diyor. Neler oluyor?”
    Büyük olan kelimeleri nasıl kullanacağını unutmuş gibi konuşmadan kapıdakini içeri çekti. Matem havasının hâkim olduğu balkonlu odaya götürdü. Not, birde onun elinden geçti.
    “Özür dilemem, bana olan kırgınlığınızı, kızgınlığınızı gidermeyecek eminim ama hiç habersiz değilsiniz. Gideceğim belliydi. Sadece zamanı muallâktı. Belki ölerek gidecektim ama gidecektim, sonuçta. Size sözler verdim ve hiçbirini tutamayacağım. Belki bir gün geri dönersem, o zaman kaldığımız yerden devam edebilir miyiz?”
    Eski arkadaş sustu. Boş kalan köşeye de kendisi çöktü.

    Birkaç gün sonra…
    Olaylar daha çok acıya neden olmuştu. Pembe çantalı kızın okuldan ayrıldığını duydular önce. Gerçi isteyerek gelmemişti ama iki yılını verdiği üniversiteyi bir çizgi ile silmiş, onların kanısına göre hiç tereddüt etmemişti. Sınıf arkadaşları şaşkındı. Sınıf arkadaşı dediğime bakmayın. Olayın şok etkisi yarattığı kişiler, iki elin parmaklarını geçmezdi. Arkadaşları, uzun zamandır, pembe çantalı kızın veda ile ilgili cümleler sarf ettiğini ve buna anlam veremediklerini söylediler. Notu onlar da okumuştu.
    “Bu istediğim bencillik. Biliyorum ki dönmem çok uzun zaman alacak ve döndüğümde kimse beni hatırlamayacak. En iyisi bu zaten. Dallarım kırılmalı, yapraklarım savrulmalı ki köküme, özüme dönebileyim.”
    Onlar notu okumuşken genç biri, usulca amfinin merdivenlerini indi. Elini uzattı, nota doğru. “İzin verirseniz eğer bende okumak isterim.” dedi. Neden, diye sormadı kimse.
    “Ön sırada oturan o esmer çocuğa bu sözlerim. Cesareti olmayanlar için şartlar sadece bahanedir. Bana gelmeye cesareti yoktu, şartları öne sürdü. Tıpkı benim gitmeye cesaretim olmadığı zamanlar şartları öne sürdüğüm gibi. Lakin benim cesaretim zaman koşusunda galip oldu.” Esmer genç titredi. Notu geri uzattı lakin kendisi geldiği gibi geri gidemedi.

    Birkaç hafta sonra…
    Acı gittikçe yayılıyor ama artık azalıyordu. Kimse pembe çantalı kızın gittiğine şaşırmıyor sadece nerede olduğuna dair endişe ediyordu. Bir zaman sonra bilgisayarını ve telefonunu sattığını, biriktirdiği tüm parayı bankadan çektiğini öğrendiler. Parası bitince ne olacaktı, bilmiyorlardı. Bir ara nereye gittiğine dair küçük bir fısıltı ulaştı kulaklarına. Onu en son havaalanına gitmek için otobüse binerken görmüşlerdi.

    Birkaç ay sonra…
    Hayat eski normaline dönüyor, pembe çantalı kız, arada akıllara gelmek üzere anıların en gerisine itiliyordu. İnsan, koşuşturma halindeydi ve bu koşuşturmada unutulan birileri olacaktı elbet. Pembe çantalı kız gibi.

    Birkaç sene sonra…
    Birkaç kişi dışında pembe çantalı kızı kimse hatırlamaz oldu. Görülüp unutulan bir rüya gibi geçip giden bir araç gibi insanların hayatının belli bir döneminde bulunmuş, sonra keenlemyekûn olmuştu. Yağmurlar geçtiği yolları yıkamış, karlar onu gösteren ibareleri kapatmış, çiçekler onun izleri üzerine büyümüş ve güneş onun akıllarda kalan son şeklini buharlaştırmıştı.

    Yıllar yıllar sonraydı. Çok uzun yıllar sonra. Feleğin kurduğu oyuna uymak için tüm eskiler bir mekândaydı. Yaşça büyük olan, uzun olan, orta odanın müdavimi, eski arkadaş ve esmer çocuk. Yılların yüzlerine bıraktıkları izleri umursamadan gülüp konuşuyor, sürüp giden hayatlarından söz ediyorlardı. Evliliklerinden, kariyerlerinden ve çocuklarından. Masaya yaklaşmakta olan kişiyi fark etmeden konuşuyorlardı.
    İlk fark eden uzun olan olmuştu. Gözlerini kendisine gülerek bakan kişiye odaklamış ne olduğunu çözmeye çalışıyordu. Onun suskunluğunu fark eden diğerleri de baktığı yere döndüler. Kimdi bu yabancı? Eskimiş kıyafetine, kıyafetindeki yamalara, kirden mi yoksa öyle olduğu için mi esmer göründüğünü anlayamadıkları yüzüne ve yaralı ellerine bakılırsa muhtacın biri olmalıydı. Esmer çocuk cüzdanına uzandı, diğerleri çantalara. Birkaç kuruş çıkarıldı. Biri, muhtaca verdi hepsini. Verirken gözlerinin içine baktı. Tanıdık gelen bir hisle sarmalandı. Gelen kişi neşesini bırakıp gitti.
    “Ne kadar da pembe çantalı kıza benziyordu.”dedi o biri. Ekledi. “Keşke burada olsaydı.”
    Onlar hüznü kucaklaya dursunlar, pembe çantalı kız mekândan çıkıp ikinci kez gitti. Nottaki son cümle gibi.

    “Bir gün döndüğümde, hiçbiriniz beni tanımazsanız şayet, tekrar gideceğim. Bu sefer dönmemek üzere. Şimdilik elveda. Gidiyorum.”

    Pembe çantalı kız zıplayarak uyandığında, sırtı terden sırılsıklam olmuştu. Gördüğü rüya kollarının arasına can çekişen bir cesareti bırakıp kaybolmuştu. Vücudu büsbütün titrerken yataktan laktı, masanın başına geçti. Bir not yazdı usulca. Kalktı, yatağını düzeltti, giyindi ve gitti. Yaşamaya başlayan cesaretini alarak.
    Saat, 04:50’idi.

    “Gidiyorum.
    Cesaret bana ulaştığında, can çekişiyordu ve ölmeden önce bunu yapmalıydım. Bu son şansımdı, biliyorum. Eğer şimdi yapmazsam, elimde son nefeslerini soluyan cesareti kaybedeceğim. Ve onu kaybedersem, ben de kaybolacağım.
    Kendimi bulmaya, Öz’üme dönmeye gidiyorum. İster kaçmak deyin buna, ister pes etmek. Siz, ne anlam yüklersiniz bilmiyorum ama ben kendime dönüyorum.
    Özür dilemem, bana olan kırgınlığınızı, kızgınlığınızı gidermeyecek eminim ama hiç habersiz değilsiniz. Gideceğim belliydi. Sadece zamanı muallâktı. Belki ölerek gidecektim ama gidecektim, sonuçta.
    Size sözler verdim ve hiçbirini tutamayacağım. Belki bir gün geri dönersem o zaman kaldığımız yerden devam edebilir miyiz?
    Bu istediğim bencillik. Biliyorum ki dönmem çok uzun zaman alacak ve döndüğümde kimse beni hatırlamayacak. En iyisi bu zaten. Dallarım kırılmalı, yapraklarım savrulmalı ki köküme, özüme dönebileyim.
    Ön sırada oturan o esmer çocuğa bu sözlerim. Cesareti olmayanlar için şartlar sadece bahanedir. Bana gelmeye cesareti yoktu, şartları öne sürdü. Tıpkı benim gitmeye cesaretim olmadığı zamanlar şartları öne sürdüğüm gibi. Lakin benim cesaretim zaman koşusunda galip oldu.
    Bir gün döndüğümde, hiçbiriniz beni tanımazsanız şayet, tekrar gideceğim bu sefer dönmemek üzere. Şimdilik elveda.
    Gidiyorum.”



     İki sene öncesi ama hâlâ aynı...

18 Ocak 2017 Çarşamba

Yaşamak Çiçeği

Allah, uçmayı dahi kaderle yarattı ve ben
kendi kaderimden kaçmak istedim.
Alnıma yazılan ne varsa soyut
onu somut bir beyazlık ile silmek istedim.
Zor geliyor insan olmak.
Ben insanca yaşayamıyorum!
Ruhumun kenarına can havliyle tutunan bir uçurum çiçeği yaşamak!
Mevsim kış.
Hava rüzgarlı.
Kardelen dahi açamaz!
Ruhumun en derin ve en korkunç
ruhumun en tehlikeli
en katran siyahına bulanmış ucunda;
cılız kökleri ile çaresiz, naif ve narin
bir durum yaşamak.
Yaşamak!
Yaşamı içinde sakladığı halde, adını duyduğumda ölümü düşündüğüm yaşamak!
Yaşamak böyle zor, böyle sunturlu!
Yaşamak için bir nefes almak ve vermek; ne kolay.
Yaşayabilmek için bir nefes aldım, meğerse bir heves imiş geç farkına vardım.
Bir nefes verdim yaşamak kavgasında buldum kendimi.
Kendimi ne zaman kaybettim?
Ne zaman içimdeki kuşların kanatları kırıldı?
Biliyorum...
Anlıyorum...
Karganın da bir kuş olduğunu savunduğum için tüm bunlar!
Kavganın da bir sevda olduğunu anlatmaya çalıştığım için tüm bunlar!
İçimdekini haykıramadığım için tüm bunlar!
Yaşamak..
Yaşamak,
mücadelesini neredeyse kaybeden bir çiçek.
Ruhumun zifirinde şafak aydınlığı için açmaya niyetlenmiş bir çiçek.
Kaderle uçan kuşlardan değilim.
Yanlış.
Yanlış çünkü ben kuş değilim.
Kaderimden kaçmak istedim, insan olmaktan kaçmak istedim.
Bu bok çukuru dünyaya şiir dalı uzattım.
O, çürük bir zeytin dalı dâhi uzatmadı.
Kaybetmedim ama kaybetmek istiyorum.
Bir ömür yaşamak...
İçimde canhıraş bir mücadele veren yaşamak çiçeği...
Ben kimseyi sevmek istemiyorum.
Seversem kırılırım.
Kırılırsam kırar
Ve kırarsam pişman olurum.
Pişman olursam ölür içimdeki yaşamak!
Çiçek solar...
Kelebek öldü.
Çiçek solmasın
N'olur solmasın. 

11 Ekim 2016 Salı

Gülümse, Ege.

        Buradayım, işte.
    Kaçıp gitmek istediğim ama gidecek bir yerimin olmadığını bildiğimden –doğrusu yerim var, belki ama oraya gidecek cesaretim yok- gelebileceğim en rahat yere geldim. Harflerin yanına. Yine ve yine yazıyorum ve yine insanlar gereksiz cümleler kuracak.
    Zaten ne vakit anlayıp konuşmak istediler ki?
    Bu sefer canımı sıkan mevzu, yardım edemiyor olmak. Evet, belki benim yapabileceğim, yardım edebileceğim bir mevzu değil ama insan, dostunun da acısını paylaşamıyorsa şayet, daha neye yarar ki? Biliyorum, bir müddet yalnız kalmalı ve kendisini önce kendisi telkin etmeli. Zaten zamanı geldiğinde anlatacaktır.
    Ama benim korktuğum şey zaman.
    Acılar, insanları birbirinden uzaklaştırırken zamanın yaptığı şey bu uzaklığı daha da pekiştirmek. İki odayı birbirine bağlayan duvarları yıkabilirsiniz ama ya iki insan arasındaki duvarları? İki insanı geçtim, ya o insanın kendi duvarlarını nasıl yıkmalı? Ne ile?
    Eğer burayı okuyorsan, gül güzeli, sana söylemek istediğim birkaç kelam var. Nedense yüzüne karşı söyleyemem gibi geliyor. Ne kadar konuşursam konuşayım, söz konusu kendi hislerimi ifade etmeye geldiğinde sesimi kaybediyorum. İnsan en çok kendi hislerini aşikâr ederken aciz, sanırım. Çünkü öyle zamanlarda elim ayağım boşalıyor.
    Öyleyse başlıyorum.
    Seni neyin üzdüğünü yahut ağlattığını biliyorum. Bilmiyor gibi sormamın nedeni bana senin anlatmanı istemem yani karşıma geçip böyle de böyle demeni istemem lakin oldukça yıpranmış, güçsüzleşmişsin. Burnunun ucu kırmızı renge bürünürken gözlerin de iyice küçülmüş. Gücendim doğrusu. Yahu senin acını sırtlanmayacak, seninle ağlamayacaksam yazık değil mi bana be? Şurada kahroluyorum, ne halde olduğunu düşünmekten reva mı bu bana be?
    Neyse sitemlerim incitmesin seni çünkü hepsinin sebebini biliyorsun. Ayağa kalk ve yine gülümse.
    Gülümse.
    Ege gülümsesin.
    Bu şekilde kendini yıpratman olur şey değil. Daha bu sabah birlikte bir karar almışken aldığımız bu kararın yaşamını sonlandırma. En azından bir gün olsa, dayanmalı umutlar. Kelebekler gibi. Dayanmalısın ve bu yolda seninle olmaya izin vermeli.
     Sana verdiğim hediyeyi hatırlıyor musun? Hani oradaki kokulu mumu yakmanı söylemiştim, canın her yandığında. Hah işte tam zamanıdır, o mumu yakmanın.
    Öyleyse bir şiir gönderiyorum sana;
Sana dostluğumu içimden söküp
Bahçene dikmeliyim.
Meyvalar bol meyvalar,
Yaz akşamları terleyen sürahilerdeki sular.
Burada; içimin sökülmüş, kurt üşüşmüş fidanlığında
Düşmanlıklarımın, hasetlerimin ve namussuzluğun
Sarışın, acı yeşil ağaçlarında
Zehir gibi bir kış akşamı
Poyrazdan masun bir kulübe göreceksin
Azizim sen, uzun bir yolculuğa çıkmışsın
Tipi birdenbire bastırmış
uzaklardan mavi fenerli bir araba geçmiş
Yakınlarda at kişnemiş
Bir süvari; şarkısını birdenbire kesip
Yıldırım gibi uzaklaşmış
Ova; alabildiğine uzak, göz alabildiğine düzlük.
Seninkisi
Senin içinden koparmadığın-
Yeniden biten, çocuk dişleri misali
Dostluğun;
Bana şimdi gelirse
Böyle bir karlı havada gelecektir.
Fakat sen emin ol:
İçinden kalorifer yanan bir Avrupa otelinde
Banyolu, yatağı kuş tüyü yastıklı bir oda bulacaksın.