Tür:Hikaye
Nasıl
ölmek istersiniz?
Nasıl mı ölmek isterim? Bilemiyorum. Daha önce teferruatına inip
düşünmemiştim. Elbette ölmek fikri, genel hatları ile aklıma düşüyor, bir kaç
köşe kapmacadan sonra yorulup yerine dönüyordu. İlk zamanlar sade bir ölüm
istediğimi hatırlıyorum. Kimsenin öldüğümden bile haberi olamayacak kadar sade
bir ölüm. Yunus Emre’nin mısralarındaki gibi:
Bir garip ölmüş diyeler
Üç günden sonra duyalar
Belki de o vakitler etrafımdaki
insanların fazlalığı, gürültünün yoğunluğu o kadar çoktu, o kadar büyüktü ki bu
yeterliydi. Yaşarken öyle fazlaydım ki ölürken yalnız ölmek iyi gelecekti. İnsanlara
duyduğum sevgi ve samimiyet o kadar güçlüydü ki ölümüm ile onları üzmek
istemiyordum. Akıllarında kalacak olan hatıramın, trajik bir ölümle gölgelenmesini
istemiyor, beni, bundan ziyade en mutlu olduğum zamanlarım ile hatırlasınlar
istiyordum. Vahim bir hadise ile ölmek, illa ki insanları şaşkınlığa
sürükleyecek ve kişinin hatırası her uğradığında, peşinde bu anıyı da
sürükleyecekti. Bu yüzden, ölümümün gayet sıradan, iç parçalamayan bir ölüm
olmasını istiyordum.
Şimdi ise etrafımdaki kalabalığa inat yapayalnızım. Benim yalnızlığım
insanlarla dolu diyen Kafka’nın peşi sıra yürüyor ve bir sabah uyandığımda
kocaman bir örümceğe dönüşmeyi bekliyorum. Zira beynimi işgal eden fecaatler
karşısında, insan olmaktan iğrenir hale gelmişim. Öyle yoğun ve yorgunuz ki
geçtiğimiz sokaklarda, bastığımız taşlarda kalan izlerimizin nasıl bir anlama
çıktığını umursayamıyoruz. Kendimizce haklı, kendimizce meşgulüz. Çektiğimiz acılar
herkesin acısından büyük, yaşadıklarımız daha önce kimsenin başına gelmemiş
gibi yıkıcı. Herkes bir acı kıyaslamasına girmiş. Benim acım daha çok diyen
ağızlarla dolu etrafımız. Oysaki herkesin acı haznesi bir değil. Her insan aynı
tepkiler vermiyor, düşüş karşısında.
Ruhumda pimi çekilmiş bir bombanın geri sayımlarını duyuyorum. Patlamaması
için her şeyi denedim. Ne kadar kablo varsa, sırası ile kestim ama öylesine
değil. En büyük patlamayı engellemek için küçük patlamalara razı gelmek
gerekiyordu ama o küçük patlamalar her seferinde bir uzvu götürüyordu.
Kol ya da bacak gibi bir uzuv değildi kaybedilen. Yaşamak, inanmak,
güvenmek gibi çok elim faaliyetlere gebe olan uzuvları parçalıyordu.
Önce güvenim yok oldu, ilk patlamada. Öleceğimi sandım, bundan daha
büyük bir acı olamayacağını sandım ama yanılmışım. Her patlama bir öncekinden
daha şiddetli, daha canhıraştı. Artık güvenemiyordum.
Derken sevgim de kanlar içinde düşmüştü içime. Peşi sıra samimiyeti de
götürmüştü ve korkuyordum. Sevmek istiyor ama güvenemiyordum. Güveneyim derken
sevemiyordum. Herkes aynı yapacak, gül bahçemi tarumar edip çekip gidecek diye
düşünüyordum. Yine de neden olduğunu bilmediğim bir şekilde hiç kapamadım
kapılarımı ama artık korkuyordum.
Sonra düşüp kalkmaktan öyle yorgun düşmüştüm ki kan olan ruhum, gözyaşlarımın
tuzlu sıcaklığı ile yanarken en büyük uzvu kaybettiğimi anladım. İnanç. Artık inanç
duygusu, inanmak eylemi bende eksik bir organ hükmündeydi ve sırf bu yüzden
dünya ile alakamı kestim. Yüreğimden uçan güvercinin inanç olduğunu kimse
bilmiyordu, bu yüzden suskunluğumu yanlış anlayıp alındılar.
Dışınızın çok olması içinizin tek olmayacağı anlamına gelmiyordu.
Herkese renkli kendine siyah bir yaşam kurabilirdiniz pek âlâ.
Mutluluğunuzu dağıtırken kendinize bir pay dahi almayabilirdiniz.
Almadım da.
İçimde büyüttüğüm yalnızlık o denli benimdi ki onu ben mi doğurmuştum? Sanmıyorum.
Yalnızlığa gebe olmak için insanın salt kendisi yeterli değildi. Muhakkak dış kalabalığın,
sahteliğin bunda bir etkisi olacaktı. Oldu da!
İnanmak duygumu benden alanları asla affetmeyeceğim!
Yaşamak hakkımı kendimden aldığım için beni de hiç affetmeyin!
Artık sesli bir ölüm istiyorum. Yürüyen mezarların içi boş çukurlarına
her düştüğümde, ruhlarının sıkışacağı kadar sesli bir ölüm. Beni hatırladıklarında
vicdan azabı duyacakları kadar feci bir ölüm. Ölen bedenime karşılık benimle
ölen duygular istiyorum. Biliyorum, çok bencilim. Belki de kin doluyum lâkin
artık umudumu da kaybettim. Kapımın açık olmasını sağlayan şey umuttu ve artık
yoktu.
Kampusun en huzur bulduğum köşesindeki banka oturmuş, kalabalık caddeden
gelip geçenleri izliyorum. Yalan kahkahalara, samimiyetsiz dokunuşlara
bakıyorum. Sonra tutunmak istediğim insanlar gözlerimin önünden geçiyor ve
onlara tutunmak isterken nasıl itildiğimi hatırlıyorum. Hızla yere düşerken
kırılan içimin, kara deliğe çekilir gibi hızla karanlığa çekildiğini
hatırlıyorum.
Neden gözlerimi kapattım?
Çünkü hatanın en büyüğü bende.
Gitmek istedikleri halde, ben istemediğimden gitmelerine izin vermediğim
için,
Kalmak istedikleri halde, ben istemediğimden kalmalarına izin vermediğim
için,
Dokunduğum herkese iğne ucu kadar da olsa zarar verdiğim için,
Ve bana lazım olduğu halde tüm ruhumu kullandığım için.
Ruhuma dokunacak birini isterken kimsenin ruhuna dokunamamışım.
Ellerim niye bu kadar üşüyor?
Göğsüm yine sıkışmaya başladı. Kalbim mi ağrıyor?
Niye nefes alamıyorum?
Gözlerim usulca açılıp dizlerimin üzerine odaklandığında, kırmızı kar tanelerinin
üzerindeki beyaz kan damlalarını fark ettim. Avuçları gökyüzüne dönük ellerimin
üzerinden beyaz şeritler halinde akıp gidiyordu. Bir şeyler söylemek için
ağzımı açtığımda, ağzıma dolaşan kar kümelerinin hızla dışarı fırladığına şahit
oldum. Oluk oluk kar akıyordu, ağzımdan. O vakit, burnumdan süzülen sıvı da
sümük değildi. Çekip durmama rağmen özgürlüğüne kavuşmak için can atıyordu. İzin
verdim.
Üzerime yağan ve beni kırmızıya boyayan kar tanelerinin arasından usulca
süzülen beyaz kan gülümsememe neden oldu.
Yazmaya ara verdiğim defterime göz ucuyla bakınca onun da karla
kaplandığını fark ettim. Sağ elimle kalemi kavramaya çalışıp birkaç cümle daha
yazmak istesem de ‘hangi yaşta ölürsek ölelim, tamamlanmamış cümlelerimiz’
olacağından, kalem ellerimin arasından kayıp kara gömüldü.
Artık gözlerimi kapıyorum.
***
Öyle ki sanki yağan kan, akan kar idi. Belki tam tersi olsa, onun
öldüğünü kimse anlamaz, caddeyi seyretmek için oturduğunu düşünürdü.
kişi ve olaylar 'oldukça' kurgudur...