Hiç
kolay değilmiş.
Söz konusu sen olunca kolay olan ne vardı ki?
Melek, öylece duruyordu. Elleri hâlâ
sıkıca kapı kolunu tutmaktaydı. Diğer taraftan birilerinin kolu zorladığını
hissettiğinde, titreyen parmakları ile anahtarı usulca çevirdi. Kulakları tek
bir ses duymaya odaklıydı. Gözleri sadece tek bir şeyi görüyordu ve hisleri bir
tek onu hissetmekteydi.
Çok küçük bir adım daha attı. Gözleri puslanmaya başladığında, yağmur
yağacağını anlamıştı. Önce gözlerini kırpmadan baktı. Sonra göz kapakları
kapandı ve yağmur yağdı.
Sana doğru bir adım attıktan sonra
her şeyin daha kolay olacağını sanmıştım. Bir adım ve ardından tüm cümleler kuş
tüyü gibi kolayca uçarak sana konacaktı. Çaba sarf etmeme gerek kalmayacaktı
ama bak bir adım attım ama devamını getiremiyorum. Sana uzaktan bakmaya o kadar
alışmışım ki daha fazla yaklaşamıyorum. Sanki dünya üzerinde önemi olmayan ve
bu yüzden bilinmeyen en küçük mesafe de sana yaklaşmam, tüm vücudumu kül
edecekti. Bundan ötesine geçemezdim, değil mi?
Sırtını yasladığı kapıdan yavaşça yere
düştüğünü fark etti. Olduğu yere çöküyordu ve söylemek istedikleri bir türlü
ağzından çıkmıyordu. Oysa ne çok bu anı hayal etmiş, ne çok bu anın gelmesi
için dua etmişti. Sağ eli ile ağzını sıkıca kapatırken hıçkırıklarının
duyulmaması için kendini kasıyordu. Karın kasları şimdiden acımaya başlamıştı.
Boğazı yırtılacak gibiydi.
Gözleri yatakta bilinçsizce yatan gençliğinin ilk aşkına odaklandı. Aşka
inanmama nedenine, aşktan deli gibi kaçma nedenine odaklandı. Dert ve deva,
hastalık ve şifa aynı insanda bulunabilir miydi?
Onu böyle görmek pişmanlığını
kuvvetlendiriyordu. Eğer o lanetli cümleyi söylememiş olsaydı, daha kolay
yanında durabilirdi. Sahi, o cümleyi bir daha hiç söylememişti, değil mi?
Seni seviyorum demenin ne kadar
zor olduğunu bilmediğim zamanlarda, sana kolayca seni seviyorum demiştim. Bu
cümlenin beni daha sonra ne kadar yaralayacağını bilmeden hem de. Çünkü bir
yerden sonra duygular taşıyordu. İçinde yaşadığın aşk, artık kabına sığmıyor ve
deniz köpükleri gibi çoğalıyordu ve patlıyordu, ansızın. Ama bu pişman olduğum
gerçeğini değiştirmiyordu.
Bu cümleyi senden sonra kimseye kurmadım.
Anneme bile. Çünkü tüm değer ve anlamını seninle bulmuş ve seninle tekrar
kaybetmişti. Seni seviyorum cümlesinin içini ilk defa kalp çarpıntısı ile
doldurmuş, utançla süslemiştim. İlk kez birini bu kadar sevmiştim. Sonra ise
aynı duygular ile dolduramadığım bir cümleyi kimseye söylemek istemedim.
Aslında senden sonra da kalbim hızla çarptı ve başkaları için de gözyaşı
döktüm. Yine de kimse senin gibi şiir yazdıramadı bana. İçimdeki şair kadını
ortaya çıkaran adam sendin. Bir kadın gider ve şiir olur, derler. Bir adam
gitti ve bir kadın şair oldu.
Doğrulmaya çalıştı, onun hareket
ettiğini gördüğünde. Elleri ile arkasındaki kapıdan güç alıp ayağa kalktı. Hâlâ
ağlıyor olsa da, toparlanmıştı. Diğeri biraz daha kıpırdanıp gözlerini açtı.
Odanın ışığına alışmak için gözlerini kırpıştırdı ve ayakta dikilen kadını
gördü. Emin olamamıştı, ilk önce. Gerçekten burada mıydı? Seneler geçmişti,
oysa.
Melek, kendine dikilen bakışlara karşılık verdi. On beş yıl geçmesine
rağmen, onu on dokuz yaşında görüyordu, hâlâ.
Saçları hiç beyazlamamış, yanakları çökmemişti.
“M-Me…lek?”
Ne zaman ölmek isterdiniz?
Melek, şimdi ölebilirmiş gibi hissediyordu.
Çünkü onun sesinde, geçen o kadar yılın ayrılığı yoktu. ‘Melek’ diye
seslenmesinde yirmi beş sene önce yapılmış o hatanın esamesi yoktu.
Melek, gençleştiğini hissetti birden. Saçlarındaki örtünün kayıp
düştüğünü, cildinin gerildiğini ve kalbinin daha hızlı çarptığını hissetti. On
beş yaşına dönmüştü.
Daha büyük bir adım atmıştı, diğeri tekrar “Melek?” diye seslendiğinde.
Elini tereddüt etmeden onun saçlarına daldırdı. “Buradayım.”
“Gelmeni… beklemiyordum.” dedi diğeri dürüstçe.
“Ben de şimdi gelmek istemiyordum.”
“Geç kaldın?”
“Ne kadar geç?”
“Yirmi beş yıl.”
Bir zaman makinem olsaydı, dönmek
istediğim tek bir an olurdu. Seni sevdiğimi söylediğim an. O vakte dönüp eski
beni engeller, “Yapma!” derdim. “Şimdi değil.” Seni sevdiğimi söylemek için
daha zamanım vardı. Sana beni sevmen için bir zaman tanımamıştım. Eğer sabredersem,
bana gelecektin. Lâkin ben, senin de söylediğin gibi sabırsızın biriyim. Her
şeyin hemen olmasını isterim. Ya geç kaldım, ya çok erken davrandım.
“Nasılsın?” diye sordu, Melek.
Arkasındaki kapının yumruklanmasını umursamıyordu.
O, hafifçe öksürdü ve sonra biri diğerinden daha kısık olan gözlerini
Melek’in bakışlarına dikti. “Ölecek gibi hissettiğimi görmezden gelirsem,
iyiyim.” Gülümsedi.
“İyi görünüyorsun. İyi olmalısın. Gitmek için henüz erken.”
“Erken değil aslında tam vakti. Sanırım bunu bildiğin için buradasın.”
Melek’in gülümsemesi ağlamaklı bir kıvrıma dönüştü. Ellerini beyaz
saçlardan çekti. Şimdi söylemesi gerekiyordu.
“Söyle, Melek.”
“Özür dilerim…” diye başladı, cümlesine. “…
benden nefret etmeni istemiyorum.”
Büyük olanın bakışları şaşkınlıkla büyüdü. “Ne nefreti?”
“B-ben seni gerçekten çok s-sevdim. Senden başkasını sevemeyecek kadar
çok. Hâlâ bu konuyu açacak kadar çok. Yaşlı bedenimin içinde çırpınışları genç
olan kalbimden utanacak kadar çok.”
Diğerinin ağzı, şaşkın bir o harfine bürünürken vücudunu da yattığı
yerden doğrultmuştu.
“Sana seni sevdiğimi ilk söylediğimde, böyle olacağını bilseydim eğer,
seni kaybedeceğimi bilseydim eğer, asla… a-asla söylemezdim. En azından
beklerdim.” Melek’in elleri hızla yaşlarını sildi. “Yine de hiçbir zaman seni
evlendiğin kadından ayırmayı düşünmedim. Seneler önce yanına gelmemin nedeni,
üzgün olduğumu söylemek istememdi. Yanlış anladı. Sevdiğin kadın beni yanlış
anladı.” Hıçkırıklar izinsizce fırladılar, boğazdan. “Şok olmuştum.
Nişanlandığın haberini ilk aldığımda, bulutlardan düştüğümü hissettim.
Kanatlarım kırılmıştı.”
Kimseler bilmiyordu. Seni seviyor
olduğumu bilen bendim. İnsanlar, bilmeden konuşuyorlardı ve hepsi senin
sevdiğin kadından bahsediyordu. Evleneceğinden, mutlu olduğunuzdan. Hayatımda
ilk defa bir kadını kıskandım. Sevdiğin kadın olmayı öyle çok istiyordum ki o
konumda olan kadını çok kıskandım. Ve onu tebrik etmek istedim. Gönlüne girmeyi
başarmıştı, benim aksime. Ama asla aranızı bozmak istemedim ve bunu hiç
denemedim. Senin mutlu olman benim için daha önemliydi.
“Gözlerinde bana olan nefretini görmeye
dayanamıyorum. B-benden nefret etmene dayanamıyorum. Yaptığım hatanın hayatımı
mahvetmiş olmasına inanamıyorum. Seni kaybettiğim için kendimden nefret
ediyorum!” Son cümle, bir nida gibi yükselmiş, bunun ağırlığı ile Melek dizleri
üzerine çökmüştü. Başı, diğerinin koluna düşerken sarsılarak ağlıyordu. Eğer
başını kaldırsaydı, diğerinin gözlerindeki şaşkınlığı ve şefkati görebilecekti.
Başının üzerinde hissettiği el ve ardındaki sıcaklık ağlamasını
şiddetlendirirken “Özür dilerim, affet.” diye mırıldanıyordu.
Diğeri “Melek…” diye fısıldadı. “… ben senden nefret e-”
Büyük bir gürültü ile açılan kapı, Melek’in suratına şiddetli bir tokat
olarak indi. Rahatsız edici bir sessizliğin sonunda, kıskanç eşin kükreyen sesi
duyuldu. “DEFOL!”
Eğer müsaade etseydin o cümlenin
tamamlanmasına, zaten gidecektim. Defolup gidecektim! Sonuna kadar, tırnaklarım
kırılarak ellerim kanayarak tırmandığım dibi pişmanlık ile harlanmış kuyuya
beni neden tekrar atıyorsun? Ve neden üzerime bir daha gün görmeyeyim diye
iftira kapağını kapatıyorsun?
“Melek, dur! Nereye?” Bilge, yanından
hızla geçen kuzenini son anda fark edip seslendi. Melek, durmuyordu. “Melek!”
“Sakın. Bir. Daha. Gelme.” diye bağırdı, eş.
Bilge, hızla ona döndü. “Ne yapıyorsun sen? Mahvettin her şeyi. Rezil!”
Yasemin, gözden kaybolan hocasının ardından dolu gözleri ile baktı.
Göğsü üzerinde sıkı sıkıya tuttuğu deftere daha çok sarıldı ve kavga eden
ikiliyi görmezden gelerek eve girdi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder