II
Ey
Dost!
Senden
bir haber alamamaktan daha zormuş,
sana
ait o haberin peşinden koşamıyor olmak.
Seni
görüyor, elimi uzattığım an dokunacağımı biliyor
ama
yapamıyorum.
Sesini
duyabilirdim biraz daha yakınına gelsem.
Nefesini
hissedebilirdim, aslında.
Lâkin
senin tarafından itilmek, ikinci kez itilmek…
Bunu
kaldırabilir miyim, bilmiyorum.
‘Sabretsin.’
Demişsin, ey dost.
Nasıl
sabredilir?
Sabretmenin
hangi ‘sen’ine sığınayım ki
zaman
kaplumbağa sırtında ilerlemesin?
Küçükken
babamın yaşına yetişmeye çalışırdım.
Onun
yaşına geldikçe o daha da ilerler, bu sefer de
o
yaşa koşardım.
Ama
hiç yetişemezdim ve yetişemeyeceğim!
Sabretmek
de buna benzer işte.
Sabretmek,
kaplumbağa
sırtında da olsa, tavşan bacağında da
hep
aynı zamanda dolaşmak.
Ey
dost,
Bana
ulaşacakmışsın, öyle demişsin cümle âleme.
Ve
tekrar eklemişsin en sabırsız kelimeyi:
‘Sabretsin.’
Sabretmek
nedir, lügatinde?
Kuyu.
Zindan.
Balık.
Gömlek…
Ne
kuyuya düşmüşlüğüm var, ne de
bu
hasret yüzünden zindana gireceğim.
Bu
dünyada yaşayamazken balık karnında nasıl yaşarım?
Üstelik
gömleğim de hiç yırtılmadı!
Zannımca
benim bahtıma,
en
yakın da olup da en uzak olmak düştü.
Benim
sabrıma,
bir
adım ötemdeki vuslata, hasret duymak düştü.
Benim
bağrıma,
‘göz’yüzünden
yağan yağmurlar düştü.
Benim
adıma, senin tayin kıldığın o vakti
beklemek
düştü.
Ey
dost.
Neden
böyle korkarsın?
Ey
dost,
Neden
sana yaklaşmaya bu kadar korkarım?
Ve
Dost,
Sana
‘dostum’ demenin imtihanıymış bu, anladım.'O' dosta...
derin bir muhabbet ile...
Takvime bizi koymayı mı unuttular?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder