Biraz Huzur...

20 Ocak 2016 Çarşamba

EY DOST - 2






II

Ey Dost!
Senden bir haber alamamaktan daha zormuş,
sana ait o haberin peşinden koşamıyor olmak.
Seni görüyor, elimi uzattığım an dokunacağımı biliyor
ama yapamıyorum.
Sesini duyabilirdim biraz daha yakınına gelsem.
Nefesini hissedebilirdim, aslında.
Lâkin senin tarafından itilmek, ikinci kez itilmek…
Bunu kaldırabilir miyim, bilmiyorum.

‘Sabretsin.’ Demişsin, ey dost.
Nasıl sabredilir?
Sabretmenin hangi ‘sen’ine sığınayım ki
zaman kaplumbağa sırtında ilerlemesin?

Küçükken babamın yaşına yetişmeye çalışırdım.
Onun yaşına geldikçe o daha da ilerler, bu sefer de
o yaşa koşardım.
Ama hiç yetişemezdim ve yetişemeyeceğim!

Sabretmek de buna benzer işte.
Sabretmek,
kaplumbağa sırtında da olsa, tavşan bacağında da
hep aynı zamanda dolaşmak.

Ey dost,
Bana ulaşacakmışsın, öyle demişsin cümle âleme.
Ve tekrar eklemişsin en sabırsız kelimeyi:
‘Sabretsin.’

Sabretmek nedir, lügatinde?
Kuyu.
Zindan.
Balık.
Gömlek…

Ne kuyuya düşmüşlüğüm var, ne de
bu hasret yüzünden zindana gireceğim.
Bu dünyada yaşayamazken balık karnında nasıl yaşarım?
Üstelik gömleğim de hiç yırtılmadı!

Zannımca benim bahtıma,
en yakın da olup da en uzak olmak düştü.
Benim sabrıma,
bir adım ötemdeki vuslata, hasret duymak düştü.
Benim bağrıma,
‘göz’yüzünden yağan yağmurlar düştü.
Benim adıma, senin tayin kıldığın o vakti
beklemek düştü.

Ey dost.
Neden böyle korkarsın?
Ey dost,
Neden sana yaklaşmaya bu kadar korkarım?
Ve Dost,
Sana ‘dostum’ demenin imtihanıymış bu, anladım.


'O' dosta...
derin bir muhabbet ile...
Takvime bizi koymayı mı unuttular?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder