Biraz Huzur...

11 Ekim 2016 Salı

Gülümse, Ege.

        Buradayım, işte.
    Kaçıp gitmek istediğim ama gidecek bir yerimin olmadığını bildiğimden –doğrusu yerim var, belki ama oraya gidecek cesaretim yok- gelebileceğim en rahat yere geldim. Harflerin yanına. Yine ve yine yazıyorum ve yine insanlar gereksiz cümleler kuracak.
    Zaten ne vakit anlayıp konuşmak istediler ki?
    Bu sefer canımı sıkan mevzu, yardım edemiyor olmak. Evet, belki benim yapabileceğim, yardım edebileceğim bir mevzu değil ama insan, dostunun da acısını paylaşamıyorsa şayet, daha neye yarar ki? Biliyorum, bir müddet yalnız kalmalı ve kendisini önce kendisi telkin etmeli. Zaten zamanı geldiğinde anlatacaktır.
    Ama benim korktuğum şey zaman.
    Acılar, insanları birbirinden uzaklaştırırken zamanın yaptığı şey bu uzaklığı daha da pekiştirmek. İki odayı birbirine bağlayan duvarları yıkabilirsiniz ama ya iki insan arasındaki duvarları? İki insanı geçtim, ya o insanın kendi duvarlarını nasıl yıkmalı? Ne ile?
    Eğer burayı okuyorsan, gül güzeli, sana söylemek istediğim birkaç kelam var. Nedense yüzüne karşı söyleyemem gibi geliyor. Ne kadar konuşursam konuşayım, söz konusu kendi hislerimi ifade etmeye geldiğinde sesimi kaybediyorum. İnsan en çok kendi hislerini aşikâr ederken aciz, sanırım. Çünkü öyle zamanlarda elim ayağım boşalıyor.
    Öyleyse başlıyorum.
    Seni neyin üzdüğünü yahut ağlattığını biliyorum. Bilmiyor gibi sormamın nedeni bana senin anlatmanı istemem yani karşıma geçip böyle de böyle demeni istemem lakin oldukça yıpranmış, güçsüzleşmişsin. Burnunun ucu kırmızı renge bürünürken gözlerin de iyice küçülmüş. Gücendim doğrusu. Yahu senin acını sırtlanmayacak, seninle ağlamayacaksam yazık değil mi bana be? Şurada kahroluyorum, ne halde olduğunu düşünmekten reva mı bu bana be?
    Neyse sitemlerim incitmesin seni çünkü hepsinin sebebini biliyorsun. Ayağa kalk ve yine gülümse.
    Gülümse.
    Ege gülümsesin.
    Bu şekilde kendini yıpratman olur şey değil. Daha bu sabah birlikte bir karar almışken aldığımız bu kararın yaşamını sonlandırma. En azından bir gün olsa, dayanmalı umutlar. Kelebekler gibi. Dayanmalısın ve bu yolda seninle olmaya izin vermeli.
     Sana verdiğim hediyeyi hatırlıyor musun? Hani oradaki kokulu mumu yakmanı söylemiştim, canın her yandığında. Hah işte tam zamanıdır, o mumu yakmanın.
    Öyleyse bir şiir gönderiyorum sana;
Sana dostluğumu içimden söküp
Bahçene dikmeliyim.
Meyvalar bol meyvalar,
Yaz akşamları terleyen sürahilerdeki sular.
Burada; içimin sökülmüş, kurt üşüşmüş fidanlığında
Düşmanlıklarımın, hasetlerimin ve namussuzluğun
Sarışın, acı yeşil ağaçlarında
Zehir gibi bir kış akşamı
Poyrazdan masun bir kulübe göreceksin
Azizim sen, uzun bir yolculuğa çıkmışsın
Tipi birdenbire bastırmış
uzaklardan mavi fenerli bir araba geçmiş
Yakınlarda at kişnemiş
Bir süvari; şarkısını birdenbire kesip
Yıldırım gibi uzaklaşmış
Ova; alabildiğine uzak, göz alabildiğine düzlük.
Seninkisi
Senin içinden koparmadığın-
Yeniden biten, çocuk dişleri misali
Dostluğun;
Bana şimdi gelirse
Böyle bir karlı havada gelecektir.
Fakat sen emin ol:
İçinden kalorifer yanan bir Avrupa otelinde
Banyolu, yatağı kuş tüyü yastıklı bir oda bulacaksın.


28 Ağustos 2016 Pazar

Bir Pişmanlığın Hikayesi-8

     Sekiz

    Bir yerden sonra kelimeler yetersiz kalıyor. Durup düşünüyorum, acaba şu içinde bulunduğum durumu anlatacak kelimem var mı? Olsa bile eski etkiyi yaratmayacağından o kadar eminim ki, bırakıyorum onu ve yeni bir kelime arayışına çıkıyorum. Senden sonraki yaşantımın tümü arayışla geçti.
    Başka şehirlerde, farklı insanlar ile oturup kalkarken ve bana yönelen sevgiyi açlıkla kabul ederken yaptığım hatanın acele davranmak oluğunu anlıyordum. Oruçluyken her şeyi yiyebilirmişsin gibi gelir ama iftar vaktinde içtiğin bir bardak su bile doyman için yeterlidir.
    Seninle ‘biz’ olarak bir anım olmasa da, sana duyduğum sevgi o bir bardak su gibiydi. Devamını istememe engel oluyordu. Beni sevdiğini, âşık olduğunu söyleyen insanlar, tokluğumu göremeyecek kadar aç gözlüydü ve onları sevmemi istiyorlardı. Onları reddettiğimde ise, en başından beri onların peşinde gezen benmişim ve onlara çok kötü bir şey yapmışım gibi nefretlerini kusuyor, günah keçisi ilan etikleri beni uçurumdan aşağı atarken tereddüt etmiyorlardı.
     Hani aşk bunun neresinde? Aşk, bu kadar ucuz mu?
    Ben seni sevmeye devam ettiğim için kendimden emin yazıyorum. Kendimden emin söylüyorum. ‘Aşk’ kelimesini ağzıma aldığımda, vicdanım beni rahatsız etmiyor çünkü bunun hakkını fazlası ile verdim.
    Bir zamanlar, beş yılıma karşılık birkaç ay teklif etmişlerdi. Yeni anıların eskiyi sileceğine dair bir takım zırvalıklardan bahsedip, bunlar karşısında etkilenmemi bekliyorlardı. Oysa benim, seninle bir anım yoktu. Benim sana karşı hislerim vardı ve bunları silmekten bahsediyorlardı. Daha ilk engelde, yolunu şaşıran ve kuduz bir köpek gibi sana saldıranın sözlerine güvenir misin?
    Emek, denen kavramı çok yanlış anlamışlar, belli. Birkaç etkileyici cümle söyleyip, birkaç romantik anı oluşturup ve birkaç gözyaşı akıtıp bunun emek olduğunu iddia etmeleri, akılsızlıktan başka nedir?
    Ben seni bir anı patlaması ile sevmedim ki? Bana etkileyici cümleler de söylemedin, hatta benim için ağlamadın bile.
    Koyu tavana asılı milyonlarca kandilin titrek ışıkları ile aydınlattığı sıradan bir gecede, boks maçıyla ilgili attığın ufak bir mesajın kalbimi fokurdatmasıydı seni sevme nedenim.
    Sıradan, öylesine konuşulan konular, kayan yıldızlar gibi ışık cümbüşüne dönüyordu. Şimdi gel de anlat diğerlerine, sevginin ne olduğunu. Benim anlayışım ile onların anlayışı arasında milyon yıl uzaklıktaki gezegenler kadar fark varken, beni anlamalarını zaten beklemiyordum. Bunu da istemiyordum. Kendi oluşturduğum dünya içinde huzurlu bir yaşam sürüp en azından hiç kirlenmemiş sana ve bana sahip çıkmak yeterliydi. Ne kimse gibi pespayece ortaya dökülen anılar vardı, ne de rezil dokunuşlar.
    Bir ben vardım, bir de senin yansıman.
    Herkes duvarlarım olduğunu söylüyor ama kimse aşmak için mücadele etmiyordu. Soğuk bir insan olduğumu söyleyenlere hep aynı cümleyi kuruyordum; kibritin yanması için temas gerekli. Ruhuma dokunmayan birine kalbimi açamam, değil mi? Aynı şekilde fazla bir dokunmayı da kabul edemem.
    Kimse benim ruhuma seninki gibi dokunmadı.
    Bunları nasıl yaptığın sorusu ise benim için de muamma.
    Şu yaşıma kadar birçok hata yaptım ve yapmaya da devam edeceğim. Çok büyük hatalarım oldu, bileklerimi dikine kesmek istedim ama bu yaşam, bana açık çek olarak sunulmamıştı ki canım istediği zaman harcayayım. Korktum. Adam akıllı yaşayamazken adam akıllı ölmek istedim ve bu benim yapabileceğim bir şey değildi.
    Beklenenler hep vazgeçildiğinde gelir diyor, Oğuz Atay. Bunun doğruluğundan emin olamadım. Gerçi bu zamana kadar gelmediysen, bir umut daima seni beklemişim, değil mi? İnkâr etmiyorum. Geceye yenilmediğim her güneşin doğumuna tanık olurken yahut yarı ölüme uyurken daima umut ettim.
    Şimdi ise sadece huzurlu olmak istiyorum.

    Beni huzuruma kavuştur, olur mu?

9 Temmuz 2016 Cumartesi

Kar Kelebeğine Mektuplar

972016TemmuzCumartesi
23.03 

Çekilmez bir adam oldum yine... uykusuz.. aksi... nalet... 

Çekilmez bir gün bugün.
Nasıl bir boşluk bu içimdeki, nasıl bir karanlık anlatamıyorum.
Öyle nefessiz kalmak kadar basit bir eylem değil.
Nefes alıyorsun ama boğazında öyle bir yumru var ki aldığın o hava, somut bir varlığa sahip olmasa bile tıkanıyor, inmiyor.
Oysa ki kan pompalamak görevi olan kalbin, bu işi yapabilmesi için oksijene ihtiyacı var ama inmiyor boğazımdan, geçmiyor.
Kalbim kalan son gücü ile atmaya çalışırken kaburgama vuruyor ve deşmek için kemikleri var gücü ile çarpıyor.
Kan pompalamaya gücü yok ama sana ulaşmak için olmayan gücünü tüketiyor.
Güzel günleri hatırlayamıyorum, kelebek.
Seni kırdığım, incittiğim şu an da durdu, zaman.
Mevsim kışa döndü ve sen kabuğuna çekildin.
Keşke mevsim hep Ağustos kalsa, keşke kelebeğin ömrü bir gün değil sonsuzluk olsa. Keşke küllerinden dirildiğin yangına seni kendi ellerimle fırlatıp atmasam.
Bak korktuğum o canavara nasıl da benziyor ellerim.
Bak nasıl da canını yakmaktan çok korkarken yaktım canını.
Bak nasıl da ellerimde paramparçasın ve paramparçayım.
Fail ve mağdur bir kişide toplanmaz diyen hocalarıma karşı çıkmak istiyorum avaz avaz!
"Hayır, hem mağduru hem failiyim bu suçun! Kendi ellerimle inşa ettiğim hapishane de kendi gözyaşlarım ile çürüyorum!"
Seni çok kelimesinin çok'un gerçek anlamını ifade edemeyeceği ve hislerim karşısında çok olmaktan utanacağı kadar çok seviyorum.
Kim söndürdü yıldızları?
Kelebek kanadında, yıldız kalıntıları vardı.
Sahi, beni sevmedin mi?
Dinle yıldızlar kayıyor, gökyüzümde ve ben karanlıktan korkarım.
Neden karanlıkta bıraktın beni? 

21 Haziran 2016 Salı

ad astra per aspera

     Quis hic? 
     -Anonymous litteras.

  “Birisini sevmeye duyduğum ihtiyaç o kadar kuvvetli ve onu bulamayacak olmam o kadar muhtemeldi ki muhteris zihnim muhayyile kabiliyetinin hududunu aşıp olmayan bir şeyi var etmişti. Zoruma giden şey onun var olmaması değildi, aksine hiçbir zaman var olmayacak olmasıydı! Onun gibisinin bu dünya üzerinde var olduğuna ya da var olacağına hiç inanmıyordum. Bu inanç eksikliği, keenlemyekûn bir insana –ki gerçekten insan mıydı? Olsa olsa melek olabilirdi.- duyduğum derin muhabbeti harlıyordu.
    Yanıyordum.
    Ateşe atılmış İbrahim gibi değil, dostu gül atan Mansur gibi yanıyordum.
    Kuvvetle muhtemel emin olduğum bir hakikat vardı: Artık kimseyi onun gibi sevemez, kimseye ona bağlandığım kadar sağlam bağlarla bağlanamazdım. Zaten, ruhumda bir çığ gibi yuvarlandıkça büyüyen, kabuğuna sığmayıp taşan aşk, bir gün ebediyen bu dünya üzerinden yok olacak, bitecek, tükenecek, aciz ve sefil bir yaratığa emanet edilemeyecek kadar kutsal ve kıymetliydi. Hayır, hodbinliğimden değil.
    Kavradığım bir gerçek vardı: Bana ağır gelen yaşamak duygusunu şah damarımdan çekip almamı engelleyecek, en azından ‘yaşamak’ eyleminin ‘yaşam’ına tutunmamı sağlayacak bir güce ihtiyacım vardı. Özümden yaratılmış kayıp parçaya… Bir mucizeye…
    Ve hakikat odur ki Yaradan, yarattığı ‘beni’ her zaman benden daha iyi bildiği için –amenna- mukaddes bir emaneti kollarımın arasına bıraktı. Onun beni terk etmesinden korkmadan, gitse bile yalnız ve ancak bana ait olacağını bildiğimden, tüm hislerimi onun ellerine bıraktım. Hayır, pişmanlık duymuyordum. Yine gelecek olsam dünyaya ve yine bir mucizeye ihtiyaç duysam, avuçlarıma onun konmasını ister; onu sadece ben görebileyim diye gözlerime sürerdim, ellerimi.
    Yine de asla zihnimden silinmeyecek, var olmadığı gerçeğinin ağır darbesi. Her şey benim tahayyülümde canlanmıştı ve bunca vakit, içinde yalnızca o olan bir rüyaya dalmıştım.

    Şayet olur da bir gün, denize nazır, eski ahşap bir bankta tek başına oturan ve mütemadiyen gülümseyen birisini görürseniz, sakın ses etmeyiniz. O, benimdir. Muhtemelen, yine, onun hayali ile hemdem olduğum gerçekliğime dalmışımdır. Uyandırmayınız. Bırakın, bu kâinatın toz-parça olduğu güne kadar huzurla kalayım.”


16 Haziran 2016 Perşembe

parmak uçlarımda ölüm izleri

Yok oluyoruz, farkındasın değil mi?
Her gün biraz daha birbirimizi öldürerek ve görmeyerek
kan revan olmuş parmaklarımızın boğumlarına takılan cesetlerimizi.
Artık siyahın bile bizim için renk olmadığı - renksizlik içinde, belirsiz…soyut…-
ve somut olmak için ölmeyi beklediğimiz bu yerde,
çığlık atmamak için dişlerimi, dudaklarıma bastırıyorum.
Ve patlıyor bir kızıllık akciğerlerime ve mideme.
Siyaha muhtaç olduğum bu Arafta -doğuştan değil-
sosyopat olmaya zorlandığımın farkındayım.
Onca his ve his uçurumlarına rağmen…
Görmüyor musun, uçurumun kenarında takılı kalan saçlarımızın ucuna konan kelebekleri?
-Hayır, onlar kelebek ölüleri,
                                            deme bana!
Niye ölsün kelebekler vakitleri gelmeden?
Niye öldürdün bizi vaktimiz gelmeden?
Hayır, neden bu soğuk toprakta uyuyorsun, soluk ve cansız avuçlarında
tutarak bir kalbi?
Sol göğsümdeki boşluğun sebebi, avucundaki tortular mı?
Sahi, benim bir kalbim var mıydı?
Ne zamandan beri kalbim yerine bir boşluk taşıdığımı hatırlamıyor ve bilmiyorum,
kim aynada yansıyan ve çökmüş avurtları ile gözlerimin içine nefretle bakan.
Umut şarkıları söyleyen kuşlar yerine, beyaz minareden yayılıp ruhuma ulaşan salayı veren de kim?
Ve neden bu dua yağmurunun altında ıslanmıyorum?
Eteklerime bile sıçramıyor tek bir damla.
Hayır, karga değil onlar.
Karga da bir kuş, o da umut şarkıları söylüyor ama yanlış sesle.
Yanlış bir mektubun doğru adrese ulaşması gibi.
-Neden mektup yanlış olan? Belki de adres yanlış, en başından!
+Hayır, suçlu postacı.
Kulaklarıma varmadan ölen cümlelerin mezarlarına hangi duayı etmeliyim ki
doğacak diğer cümleler kulaklarıma varsın ve ruhuma?
Hangi dua, artık kısır kalan kelimelerimin rahmini, tekrar doğurgan etsin?
Menopoza girmek için erken değil mi?
Belki de doğum yapmak için çok yanlış bir vakit…
Ellerimin arasında hissettiğim bu ıslaklık ve kırmızı-
Tanrım, kelimelerim ölüyor benimle birlikte!
Rahmime tutunamayan cenin harfler pıhtı halinde dünyaya gelip çöpü boylarken
annelik duygusunu hissetmek erken değil mi?
Tanrım, dünyaya bir kelime getirmek istiyorum ama
Ama
Ya yanlış paragraflara sapar da yanlış cümlelere özne olursa?
Gülme!
Baksana senin ellerinde de doğmamış kelimelerin olmayan kefenleri duruyor.
Hadi bir mezar kazalım tırnaklarımıza toprak dolsun.
Nasıl olsa bir gün gözlerimizin içi de toprak dolacak.
Korkma, bırak kendini.
Her şey bu kadar işte: basit.
Katil olmak da ölmek de.
-Basit olmayan bir şey söyleyeyim mi sana: yaşamak.
+Yanlış dedin: yaşayamamak.
-Ayrılıyor muyuz?
+Bir olmuş muyduk?
-Nasip değilmiş.
+Öyle
-Hoşça kal madem.
+Hoşça kal.

Hoşça kal?

15 Mayıs 2016 Pazar

Var git ölüm bir zamanda gene gel

    

   Mutlu bir pazar sabahına gözlerimi açıp kahvaltı yapmak için yemekhaneye çıktım ve dün gece görmüş olduğum kâbusun etkisi ile annemi aramaya karar verdim. Kahvaltı tabağım önümde, çayım hâlâ tüterken anneme şunu sordum. "Babam nerede?"
    Burada değil, dedi annem. Cenazeye gitti. Kimin cenazesi diye sorarken hızlanan kalp atışlarımı elimle bastırmaya çalıştım. Annem, söyledi kimin öldüğünü. Babamın kuzeni ama benim en çok sevdiğim insanlardan biri. Hani bazı insanlar vardır ya, arada bağ olsa ama çok yakın olmasanız da hatta bağ olmasa bile, size çok yakın gelir. Birini sevmenin şartları yok, çünkü.
    İnanamadım. Hayat dolu, genç bir adamdı. Trafik kazası dedi, annem. Ağzımdan Lazca bir ağıt kaçtı. Voy nana do babaçkimi!
    Bunu yazmamdaki amaç birisinin öldüğünü söylemek değil. Bu haberi aldığımda ne hissettiğimi söylemek. Dün, iki şehit cenazesini gördüğümde başladığım düşünme eylemi bugün doruğa ulaştı.
    Cahit gibi sormak istiyorum bağırarak. Dayandığımız şeylerin hangisi buna değerdi?
    Ölüm varsa ve hak ise ve insanoğlu hangi yaşta ölürse ölsün 'tamamlanmamış cümleler' bırakacak ise ardından ve bu dünyada kalıcı değilse niye bu kadar çok değer verdik? Hani bir tarla idi ve ekip gidecektik? Kalıcı meskenler oluşturma gayreti neden?
    Düşünüp durdum, annemle konuştuğum yarım saat boyunca. Aklıma gereksizce yaptığım kuruntular, hayatımı mahvetme aşamasına gelen takıntılar ve kendimin önüne koyduğum insanlar geldi. Kusursuzca yaratılmış olan ben'i tarumar etmesine izin verdiğim ve bozulmuş ruhumun çatlattığı bedenimin mimarı olan insanlar. Oysaki okuduğum bir hadisi şerifte şöyle diyordu. "Ona verdiğin değeri sana vermeyen insanla arkadaş olma."
    Sordum kendime. Peki benim hâlâ onlarla arkadaş olma gayretim niye? Yusuf Atılgan gibi "Bir gün sana dünyada katlanılacak tek şeyin sevgi olduğunu öğreteceğim." diye çabalarken benim kaybettiğim sevgiyi kim tekrar öğretecek bana?
Yahu, öleceğim! Öleceğiz! Ne bu bitmez tükenmez hırs?! Ne bu dünyayı cehenneme çevirme merakı?! 
    "Benim bildiklerimi bilseniz, az güler çok ağlardınız." diyen Peygamberin bu sözünü çok yanlış anlamışım. Kast ettiği gözyaşlarının, benim gözyaşlarım olduğunu hiç sanmıyorum. Kast ettiği farkındalık, benim farkında olduğum şeylerin hiçbiri değil çünkü hiçbir şeyin farkında değilim. Öyle olduğumu sanıyorum.
    Yunus Emre "Yaratılanı severim, Yaradan'dan ötürü." derken bizim Yaradan'ı sevmeyi unutup salt yaratılana yöneleceğimizi bilse, bunu söylemekten imtina ederdi. Sonsuz sevme duygusu ile yaratılan bizler bunu fani için harcayıp baki olanı unuttuk. En azından ben unuttum. Unuttum ve paramparça oldum.
    Bunları yazdım, çünkü kendime hatırlatmam gereken şeyler var. Ölümün hak ve gerçek olduğu fani dünyada, baki olacakmış gibi hayatıma devam ediyorum. Hayır, hayatı kendime zehir ediyorum ve biliyorum ki çektiğimi sandığım bu zorluklar sadece nefsin zoruna giden şeyler. Çünkü Sezai’nin dediği gibi ‘ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum.’
    Bunları yazdığımı unutacağım. Hep unuttum. İnsan, nisyandan geliyor yani unutmak. Her ölüm ile hatırlayıp bir sonraki ölüme kadar unutacağım.
    Ne diyeyim ki?
    Ölüm, yine tanıdığım birinden çıkıp bak ben buradayım dedi. Kendisini unutmama hiç izin vermiyor.
    Hamdolsun!


30 Nisan 2016 Cumartesi

MOR

    

     Bu sabah uyandığımda, farklı bir şeylerin olacağına emindim. Değişen bir geleceğin gök gürültüsü kulaklarıma dolmuş ve henüz uyanmış olmama rağmen yağmurlar yastığıma yağmıştı. Beyaz astarlı yün yorganımı gizleyen kırmızı nevresim beni boğmaya yeltenmiş gibi boynuma dayanmış, nefes almamı engelliyordu. Bacaklarım ile yorganı üzerimden iteleyip bir süre, gökyüzünü görebilirim umudu ile krem rengi tavanı izledim. Evet, gökyüzünü gördüm.
    Açık kalmaktan ötürü gözlerime hücum eden karıncaların oluşturduğu siyahi gökyüzü, tüm berraklığı ile bana ait olmayan odanın tavanını süslerken yağmurlar artık yastığa değil yüzüme düşüyordu.
    Güçlü bir melodi yatak ve dolabın arasından yükseliyordu ve sağ elim aşağı doğru uzanıp telefonuma ulaştı. Beşi çeyrek geçiyordu.
    Alarmı kapatıp yataktan doğruldum ve değişen geleceğin bana yaklaşan adımlarını duyduğumu sanıp ürktüm. İki yanımda yatan oda arkadaşlarıma duygusuz bakışlarla bakarken eğer bir aynam olsaydı, en duygusuz bakışı kendime atacağıma bahse girebilirdim.
    Yataktan çıkıp lavaboya gittim. Soğuk su, ensemden yüzümden kollarımdan ve bacaklarımdan kırmızı ve plastik halıya damlarken tutunmam gereken şeyin bu olduğunu biliyordum. Ama ben sorunu görüyor ve çözümü biliyor olmama rağmen, bir mucize bekliyor ve o mucize gelse dahi onu görmemek için gözlerimi kapatıyordum. Hayatım çoğu şeye gözlerimi kapamakla geçmişti.
    On dakikalık huzurla yıkanırken bile durmadan bana yaklaşan gelecekten nasıl kaçacağımı düşünmek yerine, ona nasıl daha hızlı ulaşırım diye düşünüyordum. Yaratıcı beni bu yüzden affetmese, cehennemden başımı uzatıp beni kurtar diyemezdim. Belki derdim ama her şeyden ümit kestiğim halde ondan asla ümit kesmediğim için. Sırf bu yüzden ondan af dilerdim. O, bana bunu neden yaptığımı sorarsa da, O’na daha erken kavuşmak için olduğunu söylerdim. Gerçi bu bahanelerin karanlık ve soğuk o dehlizde işe yarayıp yaramayacağından emin değildim.
    Yüzüm ve ellerim dışında tüm tenime kat kat giysi giydirip asi saçlarımı kumaşın içine sokuşturdum ve zaten bana ait olmayan bu odayı terk etmeden önce telefonuma girip bildirimlere baktım. Birkaç can yakan cümle ve birkaç can sıkıcı fotoğraf. Ben gittikten sonra hiçbirinin önemi olmayacaktı. Kendimden hiçbir şey bırakmamak adına tüm hesaplarımı silip telefonumu sonsuz bir karanlığa bırakırken sadece yazılarıma dokunmadım. Resimler, şarkılar hepsi uzay boşluğunu boyladı.
    Dışarı çıkarken yüzümden eksik etmediğim maskem, ucuz bir market poşetinin çöp dolu içinde yer bulurken maskesiz kalan yüzüm üşüdü. Kolay değil maskesiz yaşamak. Gerçi yaşayacak değildim. Giderken kimse maskeye ihtiyaç duymayacaktı.
    Şafak henüz sökerken şehrin en temiz havası olduğuna inandığım sabahın tatlı bir meltemle süslediği ve deniz olmamasına rağmen denizden geldiğini düşündüğüm yosun kokusunu içime çektim. Ya da köşedeki çöp alanından yükselen kötü kokuyu içime çekmiştim ama buradan ayrılmadan önce her şeyi istediğim gibi hatırlamak için beynime yalan söylemiştim. Bilemiyorum.
    Evet, her şeyi iyi ve istediğim gibi hatırlayacaktım.
    Mesela, o beni hiç kırmamıştı.
    Mesela, diğeri beni hiç ağlatmamıştı.
    Mesela, ilk aşk hüsranla sonuçlanmamıştı.
    Mesela, bana hiç zarar vermemişti.
    Mesela, ben kendimi yıkmamıştım.
    Ve bunun gibi şeyler.
    Her bir trafik ışığının altında ya da karşıdan karşıya geçerken kötü olan ne varsa, bıraktım. Ama en kötü şeyin kendim olduğunun da farkındaydım.
    İhtişamından her zaman etkilendiğim o görkemli mabedin yanına ulaştığımda, hala yağmur yağıyordum. Mermer merdivenler göz kamaştırıcı bir ışıkla parlarken ben çoktan içeri girmiştim.
    Her zamanki yerime gidip oturduğumda, geleceğin de yanıma oturduğunu hissetmiştim. Elinde seçimler torbası olan kaderi tutmuştu ve bir seçim yapmamı bekliyordu.
    Hayatım boyunca ya yanlış seçimi yapmış ya da istemediğim bir seçimi yapmaya zorlanmıştım. Eminim, görünmezlerin toplandığı o âlemde de buraya gelmek istememiştim ama Yaratıcı buraya gelmemi istemiş olmalıydı. Ama şimdi ise bunu yapmayı istediğim için geleceğin bana uzattığı torbayı ittim ve sol avucumda sakladığım tek seçimimi ifşa ettim.
    Bütün bedenimin tertemiz olmasını istediğim için kırk gündür pek bir şey yememiş, sadece su içmiştim ve bunun sonucunda da, kapitalist sistemle iş birliği yapan nefsimi kurutmuş, bir deri bir kemik kalmasını sağlamıştım. Şimdi bile bir yudum su için yalvarırken bugün ona bu isteğini vermeyecektim.
    Çok mutlu oldum. Bunu asla inkâr edemem. Mutlu oldum ve her mutlu günün sonunda istisnasız gözyaşı ile yatağa düştüm. Yani ne kadar mutlu olursam, o kadar mutsuzluğu da peşimde sürükledim. Kimseyi suçlamıyorum, kendimden başka. Çünkü yok. Nefsimin bile suçlu olmadığını fark ettim. Çünkü ruhuma ulaşacak ve beni içten çürütecek o sarmaşığın tohumları kalbime ekilirken neredeydim? Hangi yalancı ve yabancı hissin kucağında uyuyakalmış olmalıyım ki zehir ağzımda dolaşırken bal sanıp yaladım ve daha fazlasını istedim? Kulağıma fısıldanan vesveseyi ninni olarak nasıl duymuştum?
    Neden ilaçlara sarılana kadar her şeyin bok yoluna gittiğini fark etmedim? Vesaire… Vesaire…
    Şimdi hayata küfretmenin bir manası yoktu.
    Ya dünya hızlı dönmeye başlamıştı ya benim dünyam sarsılıyordu. Kırmızı-yeşil şeritli kalın halının bir deniz gibi dalgalanmasının ve yahut geniş, gösterişli kristal avizenin bir dümen gibi dönmesinin başka bir açıklaması yoktu. Neden korkuyorum ki? İstediğim bu değil miydi?
    Gelecek benden uzaklaşıp geçmişe karışırken göz kapaklarım güçsüzce düştüler, toprağa.
    Sizden ricam karanfil getirmeyen bana. Yitirdiğim inancıma binaen mor glayöl getirin ve yahut günler içindeki ‘i’ lere ait hislerimi ifade eden mor krizantem.
    Siz bilmezsiniz ama ben moru severim.
    Sizi de çok sever-dim. Gitmemiş olsam elbet devam ederdim.
    O zaman,

    ‘Vale!’

    Siz bilmezsiniz ama ben moru severim.

31 Mart 2016 Perşembe

Monacrǒmach:Sana bir dostluk kadar yakın olduğumu göremiyor musun?

   

    “Hiçbir şey söylemedim çünkü nefret ediyorsan, yalvarmazsın.” (Charles Bukowski) ‘den alıntı ile başlayan, cümlelerin sivri uçlu bir kalem gibi etinize battığı ve melankolinin her zaman acıyla seviştiği bir kurgu, Monacrǒmach.
    İrlanda diline ait bu kelime, kökeni, İngilizce ‘monokrom’ yani ‘tek renkle yapılan herhangi bir şey’ kelimesinden geliyor. Monacrǒmach, kelimesinin hikâye ile bağlantısını da şöyle açıklıyor yazarımız: “Yazdıklarımın tek renk oluşu.”
    Zaten hikâyeyi okurken melankoli ile sevişen acıyı ve onlara rağmen ayakta durmaya çalışan canhıraş bir dostluğu görmek mümkün. Burada kurgunun özetini yapmak niyetinde değilim. Okurken beni sarsan, cümlelerin arasında kendimi bulduğum bu kurgunun bana hissettirdiklerini en iyi şekilde aktarmak dışında bir amacım yok. Popüler kültürün yozlaştırdığı nice güzel kalemler içinde, bozulmamış, hâlâ içe dokunan bir kalem bulmak, benim gibi okumayı seven herkesi tatmin edecektir. Zira, sindirerek okuyan herkesin cümleler arasında kendini bulacağını düşünüyorum. Aslında, kıskanmamak elde değil. Değerli bir elmas bulan herkes, onu yabancı gözlerden saklamak isteyecektir! Ama bu defaya mahsus, onu sizin de görmenize izin veriyorum.
    “Neden beni hep deniz diplerinde tutuyorsun?” diye soruyor, Autumn, belki de hepimizin kıskanacağı ve sahip olmak isteyeceğimiz dostluğuna. Autumn da kim mi?
    Zannımca, içine kapanık ve oldukça karamsar. Sanki acıdan besleniyor gibi ve de bunu istiyor ama daha derine bakıldığında yardım istiyor ama bunun farkında değil. İkilem de. Bunu kendi konuşmalarından çıkarmak mümkün.
    “Bana tanıdıkları bu zamanın beni ne kadar iyileştireceklerini bildikleri için yalnız bıraktıklarının farkındaydım.” diyor, ilk rauntta. İkinci rauntta ise ekliyor. “Hiçbirini istemiyordum, beni yalnız bırakmakla dünyanın en doğru bildikleri yanlışını yapmışlardı.”
    En başından en sonuna kadar çabalayan, en azından akıl sağlığını korumak isteyen Autumn ile düşünceler tünelinde dolaşıyor ve onunla beraber arıyorsunuz. Ona ne aradığını sorarsanız, muhtemelen şu cevabı verecektir. “Benim aradığım başka… Ben başından beri böyleydim. Anlamak en kolayıyken anlamamayı bilinmeze tercih ettim.” “Sadece aramak istiyordum. Bana nasıl bir gerçekliğin içinde yaşıyor olduğumu ya da yaşadığımı ispat edecek bir gerçek arıyordum.”
    Aradığını buldu mu yoksa bulamadı mı, bunu okuyacak olan size bırakıyorum.
    Bazen tutup sarsmak ve ‘biraz konuşsana’ demek istiyorsunuz. Bizim yerimize Yun soruyor ve cevap veriyor. “Yakınında olanları uzakta aramaktan vazgeçtiğinde, her şeyin eskisi gibi olacağını biliyorsun.”
    Yun… onu nasıl anlatmam. Canhıraş dostluğun bir parçası. Autumn’un deyimiyle soyutsal hiçbir şeyden anlamayan gıcık biri. Hikayenin ilk bölümlerinde, hatta son üç bölüme kadar Yun benim için fazlalıktı. Onun Autumn’un yaşamında olmaması gerektiğini ve acıdan başka bir şey getirmediğini düşündüm. Sonra, Autumn bir şeyleri yoluna koyup döndüğünde, bu sefer her şeyi kaybedenin o olduğunu görüp önceki suçlamalarımdan dolayı üzülmüştüm. Hatta ufak da olsa Autumn’a kızıp Yun’un ağzından çıkan şu cümle ile düşünsel olarak yığılıp kalmıştım. “Yıllardır beraber büyüdüğün, en sonunda s*ktiri basıp gittiğin dostun!”
    Anlamak için kaybetmek gerekliymiş. O zaman okurken sinirlensem de Yun’un Autumn’un sorusuna verdiği cevap çoğu şeyi açıklar nitelikteydi. “Geçen hafta seni neden deniz diplerimde tuttuğumu sormuştun… seni hiçbir zaman tutamadım Autumn. Saklandığın o derin boşluk, asla sana ulaşmama izin vermedi anlıyor musun?... Eğer Autumn, iyileşmen için bunun olması gerekiyorsa, tereddüt etmeden seni bir daha görmeyeceğim.”
    Onu bir daha görmeyecek olmanın, Yun için ne kadar zor olduğunu anlıyorsunuz, finalde. Buna rağmen, onun iyileşmesi adına kendini hasta etmekten çekinmiyor.
    Duvarlara sahip bu iki insanın anlaması gereken, sahip oldukları dostluğun ne kadar kıymetli olduğu. Bunu anlayan Young’a gelelim şimdi. Autumn’un deyimiyle kıvırcık. Yun’un aksine, somutsal şeyleri anlayan ve yanında çok fazla konuşmanıza gerek kalmayan biri. Öyle tanımlıyor, bizim kız.
    Young, çoğu şeyi daha iyi görüyor. Böyle olduğunu düşünüyorum. Az sayıda diyalog kursa bile, cümleleri ile düşünmeye sevk ediyor ve en sevdiğiniz karakter olup çıkıyor. Net çünkü.
    Şimdi bunları yazarken bile, bana düşen şeyin geçmişi eşelemek olması oldukça acıtıyor. Yakın bir dosttan, bir eşten ayrılmış gibiyim ama yine de şunu söylemeden es geçemem. “Seninle aramızda olan sadece mesafe değil, yağmurlarca üreyen ışık yılları.”
    Bahsetmeyi unuttuğum bir nokta var, kendimi yabancı hissetmediğim aksine içinde olduğumu düşündürten bir şey: Feminizm. Autumn, tam anlamıyla bir feminist. Yun’a kurduğu cümle enfes. “Neden sinirleniyorsun, rahatsız olamaz mıyım? Bir kadın her zaman parmaklarınıza ya da dokunuşlarınıza karşılık vermek zorunda mı?”
    Şuraya alıntılamak istediğim o kadar çok söz, yazmak istediğim o kadar düşünce var ama hepsi oradan oraya kaçıyor. Ne kadar zaman verip düşünsem de, yine bazı şeyleri atladım gibi hissediyorum.
    Şurayı toparlayalım, öyleyse.
    Okuduğum o ilk andan giyotin gibi bir inanç/final bölümüne kadar, duygularım zirvelerde idi. Gözyaşlarım, dudaklarımdaki tarçın tadına karışıp hızla karanfil kokusuna atlarken Autumn gibi bağırmak istedim. “Ben uçmaya özgürlük diyorum, siz in ti har.” Gündelik hayatımın ortasına atılan neşterden sızan oluk oluk dostluk kaybına bakıp “Acıyor mu?” diye sorulan her soruya karşılık “Dostluğun kadar değil.” demek ihtiyacıyla doldum. Ve ardından hemen eklemek: “Biz dostluğumuzun yollarını ayırdık.”
    “Kim olursa olsun, bir insanın yaşamak ile ölmek arasındaki büyük köprüde çabalaması korkunç bir şeydi.” Bu yüzden, kendimi iyileştirmek adına çıktığım yolculuğun son durağı olan başladığım yere dönerken yine de “Değişen zamana inat, onlar bıraktığım yerdedir.” umuduna sarılmaktan kendimi alıkoyamadım. Fakat, bu istek biraz bencillikti. Değişen şeylerin somutsal kısmı yok gibi görünse de soyutsal kısmı korkunç bir derinlikti ve dostluğun parmak uçları, şah damarına baskı yaparken düşünebildiğim şey “Ben ölmek değil, onunla o iyileşene kadar yaşamak istiyordum.” olmuştu.
    Evet, Autumn… “Farklı zamanlarda olası farklı koşullarda karşılaşmış olsaydık şayet, her şey gökyüzünün parmaklarında gelişen yıldızlar kadar muazzam olurdu.” Yine de elimden gelen pek bir şey yok zira “Tanrı ruhları yaratırken sanki beni arafta yakalamış ve ‘bir gün sen de acılarınla gülmeyi öğreneceksin’ emriyle kodlamıştı. Belki de sadece onu dinlemek, dünyayı daha yaşanılır kılardı çünkü bir gün ben de mutlaka acılarımla gülmeyi öğrenecektim.”
    Velhasıl kelam, “Ben yaralı ve derisi yüzülmüş cümleler değil, karşılaştığımda büyük mutlulukla sessizliğimi korumaya çalışmak için dudaklarımı gökyüzüne uçuracak hisler yıldızı istiyordum.” Ve buldum da!
    Kelime kalabalığı yapmışım gibi hissediyorum ama hislerimi yansıtan ve kendimi bulduğum bu hikâyeyi sizlere aktarmasam olmazdı. Çokça, hikâyede geçen alıntıları kullanıp sizleri yazarın sanat dolu cümleleri ile vurmak istedim. Veda ederken Autumn ve Yun’un bestelemiş olduğu ve sözlerinin Yun tarafından yazıldığı kurgusal şarkıyı bırakıyorum. Dinleyin ve hissedin, bir dostluğun kanlı gözyaşlarını.


    Ena, bu muazzam cümleler ve kurgu için teşekkür ediyorum. Autumn, hayatımın bir yerinde hep var olmaya devam edecek ve tabi hepsinden önce sen. Huzurla kal!
    Huzurla kalın!
    Ve dostlukla.

    “Yine dünyada sadece ben varmışım gibi tanımsız bir boşluk ve yalnızlık hissediyorum.”

    Hikayeyi okumak isteyenler için: monacromach / fallingness

3 Şubat 2016 Çarşamba

Bir Pişmanlığın Hikayesi-7




Artık, seni ne kadar sevdiğimi ispata çalışmaktan vazgeçtim. Çünkü aradan kaç sene geçerse geçsin, tümüyle sen dolu olmamın başka bir açıklaması yok. Eğer seni böylesine sevmiş olmasaydım, hayatıma devam edebilirdim. Yanlış anlama, elbette hayatım akıp gitti. Liseyi tamamlayıp çok iyi bir üniversiteyi kazandım. İstediğim alanda ilerledim ve profesör oldum. Annemin sürekli hayalini kurduğu evi almasına yardım ettim, babamı tatile yolladım. Yetim kuzenlerimi okuttum ve daha bir sürü.
    Dünyayı dolaştım. Görmek istediğim şehirleri gördüm. Farklı kültürlerden birçok arkadaşım oldu. En önemlisi, insanlara ilham veren bir yazar oldum. Dünyanın her yanından bana hayranlık duyan insanlarla tanıştım. Kitaplarım, çok satanlar listesine girdi ama bir eksik vardı. Okuyucularımın bile fark ettiği bir eksiklik.
    Neden hayatımda hiç kimse yoktu?
    Ve neden başkarakterlerim, kıyısından köşesinden dahi olsa, bir aşktan yenik ayrılmıştı?
    Neden mutlu sonlarım yoktu?
    İşte hayatımın bu noktası akıp gitmeyi bırakmış, birisine âşık olmaya meftun yanım, on beşimde kalakalmıştı.
    Üstadın dediği gibi ‘Ben mutlu sonlara inanmıyorum, azizim.’ Son olan bir şey mutlu olur mu hiç? İnsanlar neden kendisi mutsuzluk barındıran bir eylemin başına mutlu sıfatını getiriyor? Böylelikle onu mutlu edeceklerini mi zannediyorlar? Son, hiçbir vakit mutlu olamaz. Dünya hayatının sonu bile çoğu kişi için –korkarım benim için de- mutlu bitmeyecekken daha önce tatmadığım bir mutluluğa son yazmamı bekliyorlar. Ki eğer böyle bir mutluluğa sahip olsaydım, ona son asla yazmazdım.
    Bu yüzden sonlar benim hikâyelerimde mutsuz. Aslında mutsuz değil, hayatın gerçekleri bunlar ama insanlar hayatın gerçeklerinden bir nebze de olsun kaçabilmek için kurguya sığındıklarından mutluluk görmek istiyorlar.
    Ama üzgünüm.
    Biz de mutlu bitmeyeceğiz.
    Hangi taraftan bakarsan bak, mutsuz. Seni sevmemiş olsaydım, belki mutluluk için bir şansımız olacaktı ama ben seni sevmiştim ve bunu sana söyleyip her şeyi berbat etmiştim. Mutsuz son.
    Söylemeseydim de, yanında kalıp acı çekmeye devam edecektim. Mutsuz son.

    Yasemin, içeri girdiğinde, yatakta yarı doğrulmuş uzanan adamın kendisine dikkatle baktığını fark etti. Gülümseyip hızla onun yanına yaklaştı. Çok fazla zamanı yokmuş gibi hissediyordu.
    “Siz, o musunuz?” diye sordu, Yasemin.
    Diğeri, onun ne dediğini anlamamış olacak ki bakmaya devam etti. Yasemin, onun yüz ifadesini izliyordu. “Melek hocanın unutamadığı kişi?”
    Adamın yüzü şaşkınlıkla gerilirken gözleri acı ile kısılmıştı. Yasemin o gözlerin dolduğuna yemin edebilirdi. “Sizsiniz.”
    Yasemin, sıkı sıkıya göğsüne hapsettiği defteri çıkardı ve sanki kırılacakmış gibi özenle tuttu. “Bunu okumanız gerek. Yıllardır arafta acı çeken bir kalbi ancak siz özgürlüğüne kavuşturabilirsiniz.”
    Orta kalınlıkta hatta inceye yakın defteri dikkatlice onun kucağına koydu.

    Hatalar insana yol gösterirken ben neden yolumu kaybediyorum? Neden aynı hataya düşmekte bu kadar ısrarcıyım? Biliyorum ki biz diye bir şey yok ama insan kimi seveceğini seçemiyor. Şu anki hislerimin sadece pişmanlık olduğuna eminim. Belki sana ne kadar pişman olduğumu söylersem, huzur bulurum.
    Beni anlamanı bekliyorum ve nicedir Allah’a haykırdığım duamı tekrar ediyorum. ‘Beni sevsin demiyorum, Allah’ım. Nefret etmesin yeter.’ Benden nefret etme. Bunu kaldıramam.

    Adam, dizlerindeki kitabın kapağına dokundu.
    “Yazdığı son kitap. Bavulunun içinde buldum. Sizinle ilgili olmalı. Okuyun lütfen.”
    Yasemin, diğerinin kendisine baktıktan sonra kitabın kapağını açmasını izledi. Artık gitmeliydi.
    “Hoşça kalın,” diye mırıldandı çıkmadan. “kalp ile yazılmış bir yazıyı ancak kalbiniz ile okuyabilirsiniz.”

    Vuslata bu kadar büyük bir özlem duymamın nedeni, hasretimin katlanmakta zorlandığım kadar çok oluşudur. Aniden durup daldığımda, gülerken bir anda somurttuğumda, bir an da ağladığımda, dayanma sınırımı çoktan geçmiş oluyorum. Sabretmek çok zordu. Üstelik sabretmek kelimesinin kendisi böyle sabırsızken, sabretmek çok zordu. Ben sabır istedikçe Allah, artan her sabrımdan sonra daha büyük bir hasret gönderdi. Vuslata adım adım yaklaşacağım yerde, uzaklaşıyordum. Çünkü yanlış dua etmiştim. Sabır değil, dayanma gücü istemeliydim ama ta o zamandan kendini beğenmişim biriydim. Olduğumdan güçlü görünmek hoşuma giderdi. Hatta bu yüzden, erken mide kanseri tanısı konduğunda, doktorun açıkça ‘Kalbin bu ameliyatı kaldırmaz. Gel daha uzun sürecek olan ama daha garantili yolu deneyelim.’ demesini umursamadan ameliyat olmak istedim. Ne oldu, biliyor musun?
    Ölüyordum!
    Neredeyse ölüyordum!
    Kaç ay komada kaldığımı hatırlamıyorum. Hastaneden taburcu olduğumda, beni üzen ne varsa her şeyi orada bırakmak istedim ve bil bakalım kim benimle gelmeye devam etti? Sen. Sana duyduğum aşkı bile geride bırakmıştım ama seni geride bırakamadım. Varlığın duygumun önüne geçmişti. Sen orda, ağrı dolu bir nefes alıyordun; ben burada, ağrılar içinde kıvranıyordum.
    Zordu.
    Unutmaya çalışırken bile hatırlamak zorunda kalmak.
    Artık inanmadığın için herkesin sana sahte gelmesi.
    Yalnızdım.
    Neden mi anlatıyorum bunları sana? Çünkü kendimi böyle tedavi ediyorum. Affet beni. Affet.

    Yapraklar, kurumaya dönmüş bir ağacın yaprağı gibi usulca dökülürken elinden, gözyaşları da son bahar yağmuru gibi nazikçe düşüyordu, defterin toprağına. Adam, hiç böyle düşünmemişti. Kendisini bu kadar sevmiş olabilir miydi, sahi? Aklı almıyordu.
    Devam etti, yaprakları okumaya.
    Mevsim, kışa dönüyordu.

   ,.,.,.,

28 Ocak 2016 Perşembe

KIRMIZI KARDAKİ BEYAZ KAN



Tür:Hikaye


    Nasıl ölmek istersiniz?
    Nasıl mı ölmek isterim? Bilemiyorum. Daha önce teferruatına inip düşünmemiştim. Elbette ölmek fikri, genel hatları ile aklıma düşüyor, bir kaç köşe kapmacadan sonra yorulup yerine dönüyordu. İlk zamanlar sade bir ölüm istediğimi hatırlıyorum. Kimsenin öldüğümden bile haberi olamayacak kadar sade bir ölüm. Yunus Emre’nin mısralarındaki gibi:
    Bir garip ölmüş diyeler
   Üç günden sonra duyalar
Belki de o vakitler etrafımdaki insanların fazlalığı, gürültünün yoğunluğu o kadar çoktu, o kadar büyüktü ki bu yeterliydi. Yaşarken öyle fazlaydım ki ölürken yalnız ölmek iyi gelecekti. İnsanlara duyduğum sevgi ve samimiyet o kadar güçlüydü ki ölümüm ile onları üzmek istemiyordum. Akıllarında kalacak olan hatıramın, trajik bir ölümle gölgelenmesini istemiyor, beni, bundan ziyade en mutlu olduğum zamanlarım ile hatırlasınlar istiyordum. Vahim bir hadise ile ölmek, illa ki insanları şaşkınlığa sürükleyecek ve kişinin hatırası her uğradığında, peşinde bu anıyı da sürükleyecekti. Bu yüzden, ölümümün gayet sıradan, iç parçalamayan bir ölüm olmasını istiyordum.
    Şimdi ise etrafımdaki kalabalığa inat yapayalnızım. Benim yalnızlığım insanlarla dolu diyen Kafka’nın peşi sıra yürüyor ve bir sabah uyandığımda kocaman bir örümceğe dönüşmeyi bekliyorum. Zira beynimi işgal eden fecaatler karşısında, insan olmaktan iğrenir hale gelmişim. Öyle yoğun ve yorgunuz ki geçtiğimiz sokaklarda, bastığımız taşlarda kalan izlerimizin nasıl bir anlama çıktığını umursayamıyoruz. Kendimizce haklı, kendimizce meşgulüz. Çektiğimiz acılar herkesin acısından büyük, yaşadıklarımız daha önce kimsenin başına gelmemiş gibi yıkıcı. Herkes bir acı kıyaslamasına girmiş. Benim acım daha çok diyen ağızlarla dolu etrafımız. Oysaki herkesin acı haznesi bir değil. Her insan aynı tepkiler vermiyor, düşüş karşısında.
    Ruhumda pimi çekilmiş bir bombanın geri sayımlarını duyuyorum. Patlamaması için her şeyi denedim. Ne kadar kablo varsa, sırası ile kestim ama öylesine değil. En büyük patlamayı engellemek için küçük patlamalara razı gelmek gerekiyordu ama o küçük patlamalar her seferinde bir uzvu götürüyordu.
    Kol ya da bacak gibi bir uzuv değildi kaybedilen. Yaşamak, inanmak, güvenmek gibi çok elim faaliyetlere gebe olan uzuvları parçalıyordu.
    Önce güvenim yok oldu, ilk patlamada. Öleceğimi sandım, bundan daha büyük bir acı olamayacağını sandım ama yanılmışım. Her patlama bir öncekinden daha şiddetli, daha canhıraştı. Artık güvenemiyordum.
    Derken sevgim de kanlar içinde düşmüştü içime. Peşi sıra samimiyeti de götürmüştü ve korkuyordum. Sevmek istiyor ama güvenemiyordum. Güveneyim derken sevemiyordum. Herkes aynı yapacak, gül bahçemi tarumar edip çekip gidecek diye düşünüyordum. Yine de neden olduğunu bilmediğim bir şekilde hiç kapamadım kapılarımı ama artık korkuyordum.
    Sonra düşüp kalkmaktan öyle yorgun düşmüştüm ki kan olan ruhum, gözyaşlarımın tuzlu sıcaklığı ile yanarken en büyük uzvu kaybettiğimi anladım. İnanç. Artık inanç duygusu, inanmak eylemi bende eksik bir organ hükmündeydi ve sırf bu yüzden dünya ile alakamı kestim. Yüreğimden uçan güvercinin inanç olduğunu kimse bilmiyordu, bu yüzden suskunluğumu yanlış anlayıp alındılar.
    Dışınızın çok olması içinizin tek olmayacağı anlamına gelmiyordu.
    Herkese renkli kendine siyah bir yaşam kurabilirdiniz pek âlâ.
    Mutluluğunuzu dağıtırken kendinize bir pay dahi almayabilirdiniz.
    Almadım da.
    İçimde büyüttüğüm yalnızlık o denli benimdi ki onu ben mi doğurmuştum? Sanmıyorum. Yalnızlığa gebe olmak için insanın salt kendisi yeterli değildi. Muhakkak dış kalabalığın, sahteliğin bunda bir etkisi olacaktı. Oldu da!
    İnanmak duygumu benden alanları asla affetmeyeceğim!
    Yaşamak hakkımı kendimden aldığım için beni de hiç affetmeyin!
    Artık sesli bir ölüm istiyorum. Yürüyen mezarların içi boş çukurlarına her düştüğümde, ruhlarının sıkışacağı kadar sesli bir ölüm. Beni hatırladıklarında vicdan azabı duyacakları kadar feci bir ölüm. Ölen bedenime karşılık benimle ölen duygular istiyorum. Biliyorum, çok bencilim. Belki de kin doluyum lâkin artık umudumu da kaybettim. Kapımın açık olmasını sağlayan şey umuttu ve artık yoktu.  
    Kampusun en huzur bulduğum köşesindeki banka oturmuş, kalabalık caddeden gelip geçenleri izliyorum. Yalan kahkahalara, samimiyetsiz dokunuşlara bakıyorum. Sonra tutunmak istediğim insanlar gözlerimin önünden geçiyor ve onlara tutunmak isterken nasıl itildiğimi hatırlıyorum. Hızla yere düşerken kırılan içimin, kara deliğe çekilir gibi hızla karanlığa çekildiğini hatırlıyorum.
    Neden gözlerimi kapattım?
    Çünkü hatanın en büyüğü bende.
    Gitmek istedikleri halde, ben istemediğimden gitmelerine izin vermediğim için,
    Kalmak istedikleri halde, ben istemediğimden kalmalarına izin vermediğim için,
    Dokunduğum herkese iğne ucu kadar da olsa zarar verdiğim için,
    Ve bana lazım olduğu halde tüm ruhumu kullandığım için.
    Ruhuma dokunacak birini isterken kimsenin ruhuna dokunamamışım.
    Ellerim niye bu kadar üşüyor?
    Göğsüm yine sıkışmaya başladı. Kalbim mi ağrıyor?
    Niye nefes alamıyorum?
    Gözlerim usulca açılıp dizlerimin üzerine odaklandığında, kırmızı kar tanelerinin üzerindeki beyaz kan damlalarını fark ettim. Avuçları gökyüzüne dönük ellerimin üzerinden beyaz şeritler halinde akıp gidiyordu. Bir şeyler söylemek için ağzımı açtığımda, ağzıma dolaşan kar kümelerinin hızla dışarı fırladığına şahit oldum. Oluk oluk kar akıyordu, ağzımdan. O vakit, burnumdan süzülen sıvı da sümük değildi. Çekip durmama rağmen özgürlüğüne kavuşmak için can atıyordu. İzin verdim.
    Üzerime yağan ve beni kırmızıya boyayan kar tanelerinin arasından usulca süzülen beyaz kan gülümsememe neden oldu.
    Yazmaya ara verdiğim defterime göz ucuyla bakınca onun da karla kaplandığını fark ettim. Sağ elimle kalemi kavramaya çalışıp birkaç cümle daha yazmak istesem de ‘hangi yaşta ölürsek ölelim, tamamlanmamış cümlelerimiz’ olacağından, kalem ellerimin arasından kayıp kara gömüldü.
    Artık gözlerimi kapıyorum.

    ***

    Öyle ki sanki yağan kan, akan kar idi. Belki tam tersi olsa, onun öldüğünü kimse anlamaz, caddeyi seyretmek için oturduğunu düşünürdü.


kişi ve olaylar 'oldukça' kurgudur...