Buradayım, işte.
Kaçıp gitmek istediğim ama gidecek bir yerimin olmadığını bildiğimden –doğrusu
yerim var, belki ama oraya gidecek cesaretim yok- gelebileceğim en rahat yere
geldim. Harflerin yanına. Yine ve yine yazıyorum ve yine insanlar gereksiz
cümleler kuracak.
Zaten ne vakit anlayıp konuşmak istediler ki?
Bu sefer canımı sıkan mevzu, yardım edemiyor olmak. Evet, belki benim
yapabileceğim, yardım edebileceğim bir mevzu değil ama insan, dostunun da
acısını paylaşamıyorsa şayet, daha neye yarar ki? Biliyorum, bir müddet yalnız
kalmalı ve kendisini önce kendisi telkin etmeli. Zaten zamanı geldiğinde
anlatacaktır.
Ama benim korktuğum şey zaman.
Acılar, insanları birbirinden uzaklaştırırken zamanın yaptığı şey bu
uzaklığı daha da pekiştirmek. İki odayı birbirine bağlayan duvarları
yıkabilirsiniz ama ya iki insan arasındaki duvarları? İki insanı geçtim, ya o
insanın kendi duvarlarını nasıl yıkmalı? Ne ile?
Eğer burayı okuyorsan, gül güzeli, sana söylemek istediğim birkaç kelam
var. Nedense yüzüne karşı söyleyemem gibi geliyor. Ne kadar konuşursam
konuşayım, söz konusu kendi hislerimi ifade etmeye geldiğinde sesimi
kaybediyorum. İnsan en çok kendi hislerini aşikâr ederken aciz, sanırım. Çünkü öyle
zamanlarda elim ayağım boşalıyor.
Öyleyse başlıyorum.
Seni neyin üzdüğünü yahut ağlattığını biliyorum. Bilmiyor gibi sormamın
nedeni bana senin anlatmanı istemem yani karşıma geçip böyle de böyle demeni
istemem lakin oldukça yıpranmış, güçsüzleşmişsin. Burnunun ucu kırmızı renge
bürünürken gözlerin de iyice küçülmüş. Gücendim doğrusu. Yahu senin acını
sırtlanmayacak, seninle ağlamayacaksam yazık değil mi bana be? Şurada kahroluyorum,
ne halde olduğunu düşünmekten reva mı bu bana be?
Neyse sitemlerim incitmesin seni çünkü hepsinin sebebini biliyorsun. Ayağa
kalk ve yine gülümse.
Gülümse.
Ege gülümsesin.
Bu şekilde kendini yıpratman olur şey değil. Daha bu sabah birlikte bir
karar almışken aldığımız bu kararın yaşamını sonlandırma. En azından bir gün
olsa, dayanmalı umutlar. Kelebekler gibi. Dayanmalısın ve bu yolda seninle
olmaya izin vermeli.
Sana verdiğim hediyeyi hatırlıyor musun? Hani oradaki kokulu mumu yakmanı
söylemiştim, canın her yandığında. Hah işte tam zamanıdır, o mumu yakmanın.
Öyleyse bir şiir gönderiyorum sana;
Sana dostluğumu içimden söküp
Bahçene dikmeliyim.
Meyvalar bol meyvalar,
Yaz akşamları terleyen sürahilerdeki sular.
Burada; içimin sökülmüş, kurt üşüşmüş fidanlığında
Düşmanlıklarımın, hasetlerimin ve namussuzluğun
Sarışın, acı yeşil ağaçlarında
Zehir gibi bir kış akşamı
Poyrazdan masun bir kulübe göreceksin
Azizim sen, uzun bir yolculuğa çıkmışsın
Tipi birdenbire bastırmış
uzaklardan mavi fenerli bir araba geçmiş
Yakınlarda at kişnemiş
Bir süvari; şarkısını birdenbire kesip
Yıldırım gibi uzaklaşmış
Ova; alabildiğine uzak, göz alabildiğine düzlük.
Seninkisi
Senin içinden koparmadığın-
Yeniden biten, çocuk dişleri misali
Dostluğun;
Bana şimdi gelirse
Böyle bir karlı havada gelecektir.
Fakat sen emin ol:
İçinden kalorifer yanan bir Avrupa otelinde
Banyolu, yatağı kuş tüyü yastıklı bir oda bulacaksın.
Bahçene dikmeliyim.
Meyvalar bol meyvalar,
Yaz akşamları terleyen sürahilerdeki sular.
Burada; içimin sökülmüş, kurt üşüşmüş fidanlığında
Düşmanlıklarımın, hasetlerimin ve namussuzluğun
Sarışın, acı yeşil ağaçlarında
Zehir gibi bir kış akşamı
Poyrazdan masun bir kulübe göreceksin
Azizim sen, uzun bir yolculuğa çıkmışsın
Tipi birdenbire bastırmış
uzaklardan mavi fenerli bir araba geçmiş
Yakınlarda at kişnemiş
Bir süvari; şarkısını birdenbire kesip
Yıldırım gibi uzaklaşmış
Ova; alabildiğine uzak, göz alabildiğine düzlük.
Seninkisi
Senin içinden koparmadığın-
Yeniden biten, çocuk dişleri misali
Dostluğun;
Bana şimdi gelirse
Böyle bir karlı havada gelecektir.
Fakat sen emin ol:
İçinden kalorifer yanan bir Avrupa otelinde
Banyolu, yatağı kuş tüyü yastıklı bir oda bulacaksın.