İlk başta saatin kaç olduğunu duydum. On ikiyi
biraz geçmiş, yani ertesi gün olmuştu. Sonra takvimle buluştu gözlerim.
24 Mayıs…
Bugünün benim için önemli olduğunu fark
ettim, o anda.
Önemliydi, çünkü bugün benim için kıymetli
birinin doğum günüydü.
Cennetten gönderilmiş bir meleğin doğum
günü.
İsminin ilk hecesi gibi ulaştığı her yeri
ve kıymetini bile herkesi aydınlatacak bir ‘Nur’a sahipti.
İsminin son hecesi gibi varlığa anlam katan
bir ‘Can’a sahipti.
Nur’a
sahip bir Can.
Can’a sahip bir Nur.
‘Nurcan.’
Herkesin farklı bir önemi vardır, insan
kalbinde. Herkes sevilir ama herkes aynı sevilmez. Gelecek ne getirir,
bilinmez. Belki pişman olunur, belki unutulur ya da hep aynı olur. Ne olur
bilmiyorum ama şunu biliyorum ki ‘Bazı
insanlar aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, araya ne kadar mesafe girerse
girsin, tekrar karşılaşıldığında, hep aynı hissettirir. Her şey ilk günkü gibi
değildir, her şey en çok muhabbet beslediğin zaman gibidir.’
Bazen nedensiz bir düşünce beynime süzülüyor.
Bir acaba çeliyor aklımı. Ama diyorum ki önemli değil. Benim duyduğum muhabbet
bana, onunki ona. Karşılıklı bir menfaat beklemiyorum. Ben seviyorum, o da
sevsin, demiyorum. Diyemem. Çünkü o zaman samimiyetten riyaya giden bir yola
girerim ve sözlerim, doğrudan ziyade yalan olur. Lâkin ben, her ne kadar senin
karşında konuşmayı unutsam da, açık sözlüyümdür. Kalbimi tüm berraklığıyla
çıkarıp koyuyorum.
‘‘Bu sıralar oldukça yorgun görüyorum
sizi, hocam. İyi misiniz?’’ diye sordu Yasemin. Taksi ile havaalanına
gidiyorlardı.
‘‘Sadece uyumakta zorlanıyorum, hepsi bu. Önemli bir şey değil.’’ Melek,
kendisinin de inanmadığı bu sözlere Yasemin’in inanmasını beklerken göz ucuyla
ona baktı. Yasemin başını sallamıştı ama kaşlarının ortasındaki çizgi
inanmadığını ifade ediyordu.
‘‘Benden daha tecrübeli olabilirsiniz ama
belki yardımcı olabileceğim bir nokta vardır. Bana anlatabilirsiniz.’’ dedi
Yasemin. Gülümsemesi sıcacıktı.
Melek, gülümseyerek başını iki yana salladı ve başını cama döndürmeden
önce ‘‘Bazı şeyler söylenmemelidir.’’ dedi. Oysaki her şeyi anlatmak istiyordu.
Delicesine bir cesaretle herkesi karşısına almak, herkese avazı çıktığı kadar
bağırıp onlar dinlemeseler bile konuşmak istiyordu. Sonra içlerinden birisinin
çıkıp mesajı asıl sahibine ulaştırmasını istiyordu. Çünkü her ne kadar
delicesine bir cesareti olsa bile, var olan cesaret onun karşısına çıkmaya
yetmiyordu, işte. Herkesten özür dileyebilir, yaptığı her hata için af
dileyebilirdi ama söz konusu ‘o’ olduğunda, kelimeler tükeniyor, sesler
sandıklara çekiliyordu.
Aslında her şeyi Yasemin’e söylemek isterdi. Neden böyle durgun
olduğunu, neden yorgun olduğunu. Ama ona söylemek kendisine yardımcı olmayacak,
mesaj asıl sahibine ulaşmayacaktı ve boşuna Yasemin’in zihninde kalabalık
yapacaktı.
Herkese her şeyin söylenmemesi gerektiğini çok uzun zaman önce fark
etmişti. Çok… Çok uzun zaman önce. Henüz hareketinin hata olduğunu bile fark
etmeden önce.
Hava kararmış, gece etrafa hâkim olmuştu. Akşam namazını eda edip
bavullarını teslim ettiler ve güvenlik noktasından geçip uçağın gelmesini
beklemek için turuncu koltuklara oturdular.
‘‘Daha önce Azerbaycan’a gittin mi, Yasemin?’’
Yasemin başını iki yana salladı. ‘‘Hayır, hocam. Bu ilk olacak. Siz
gittiniz mi?’’
‘‘Çok. Fırsat buldukça gitmeye çalışırım. Özellikle Bakü’yü oldukça
severim. Seminerden fırsat kalırsa, sana Bakü’yü gezdiririm.’’
‘‘İnşallah, hocam.’’ Gülüştüler.
Melek, aniden çalan telefonla bir an için yerinden zıplasa da, telefonun
bulunduğu gözü açtı ve numaraya kısaca baktıktan sonra cevap verdi.
‘‘Alo?’’
Yasemin, hattın öbür ucundaki kişinin hızla bir şeyler anlattığını
duyuyordu. Karşı tarafın her bir kelimesinden sonra Melek’in gözleri daha da
açılıyor, kaşları şaşkınlıkla yukarı kalkıyordu. Beyaz tenine hastalıklı bir
sarı peyda oluyordu. Ahizenin ucundaki kişi ne diyordu bilinmez ama hiç iyi
şeyler demediği kesindi.
‘‘N-ne?’’ Yüzünün rengi atmıştı. Tüm vücudundan kanı çekilmişti, sanki.
Oturmuyor olsaydı, düşebilirdi, zira ayaklarının gücü artık bedenini taşıyamazdı.
Yasemin, endişeyle hocasına doğru dönerken çantasından su şişesini
çıkardı.
‘‘Hocam, iyi misiniz?’’
Morarmaya başlayan dudakları, iyi olmadığını söylüyordu. Telefon,
boşlukta bir iple asılıymış da ip bir an da kopmuş gibi yere düşmüştü. Melek’in
odağını kaybettiği gözleri, duyduğu şeyi sindirebilmek için fırıldak misali
dönüyordu.
Hayır, dışarda kocaman bir
sessizlik, içinde devasa bir gürültü vardı. Hayır,
henüz değil. Şimdi değil. Allah’ım, biraz daha zaman ver. Hazır değilim.
Ayağa kalktı, hızla. Hangi tarafa koşsa
erken varırdı? Nereye koşsa doğru yere çıkardı? Etrafına bakındı. Yasemin!
Görüntüydü sadece. Ağzı açılıp kapanıyor ama hiçbir ses duyulmuyordu.
Daha özür dileyemedim. Henüz
helallik isteyemedim. Hayır, hayır! Lütfen!
Bir adım attı. Sonra bir adım. Kolunu
tutan bir engel vardı. Silkindi ama engel ordaydı. Dönüp baktı. Yasemin!
Görüntü vardı ama ses neredeydi?! Ne anlatmak istiyordu? Neden kaşları
çatılmıştı ve neden ağzı hızla açılıp kapanıyordu?
Sen varken sonsuz bir azap
çekiyordum. Ama ümidim vardı. Affetmenin ümidi. O ümidimi elimden alma!
Etrafında döndü. Şimdi her şey
kaplumbağa yavaşlığındaydı. Dünya dönüyordu ama çok yavaştı. Kendisi hıphızlı.
Yasemin yavaş.
Ellerini başına koydu. Gözlerini kapattı. Bir çığlık duydu. ‘‘Hayır!’’
Sonra anladı. Sesin sahibi kendisi. Bayılmıştı.
Gözlerini açtığında, kendini daha önce görmediği bir yerde buldu. Sol
kolu dirseğine kadar sıvanmış, başörtüsünün yakaları açılmıştı. Bonesinin
kaydığını ve saç diplerinin göründüğünü hissediyordu. Toparlanmak için
doğrulmaya çalıştı ama şiddetli baş ağrısı ve akabindeki baş dönmesi onu tekrar
uzanmaya zorladı. Sol koluna takılmış olan iğneyi göz ucuyla takip edince
neredeyse bitmekte olan serumu fark etti.
‘‘Hocam?’’ Sesin sahibini tanıyordu. Yasemin’i görebilmek için başını
döndürdü.
‘‘Yasemin...’’
‘‘İyi misiniz?’’
‘‘Neredeyim ben, ne oldu?’’
‘‘Bayıldınız, hocam. Şimdi de havaalanının revirindeyiz.’’
Bayıldınız? Neden?
Yasemin devam etti. ‘‘Seminerin yapımcısını arayıp durumu haber verdim.
Geçmiş olsun dileklerini sundular. Bu halde yolculuk yapmazsınız diye
düşündüm.’’
Yapmam… ama bu halde olduğum için
değil. Başka bir nedeni var ama ne?
‘‘Doktora haber verdim. Birazdan gelecektir.
Çok korkuttunuz, hocam beni. Telefonla konuştuktan sonra bayıldınız.’’
Telefonla konuştuktan sonra mı? Ne
konuştum? Kimle?
‘‘Telefon elinizden düştü ama bir şey olmadı.
İşte, telefonunuz.’’
Elimden düşecek kadar kötü ne
olmuş olabilir? Yasemin, telefonu uzatıyor. Almalıyım galiba.
Melek, sağ elini uzatıyor ve telefon
avuçtaki yerini alıyor. Telefondan yayılan bir sıcaklık dalgası önce avucunu
ısıtıyor, sonra tüm kolunu. Sağ yanı anlıyor önce, sonra sol yanı ve telefon
elinden tekrar düşüyor.
Hatırlıyordu.
İlk duyduğu andaki gibi bir şok dalgası tüm bedenine yayılıyordu. Ama bu
sefer tecrübeliydi. Yavaşça kalktı yerinden. Gözyaşları akmak için izin
beklerken Melek o izni onlara vermeden bileğindeki iğneyi çıkarmaya
çalışıyordu. İğne su sızdırıyor, sedyeyi ıslatıyordu. Asi olan gözyaşları ise
izinsizce boynuna akıyordu. Başörtüsünün yakalarını düzeltti. Kolunu örttü. Bonesini
düzeltti. Ağlıyordu da. Yasemin ise şaşkındı.
‘‘H-hocam-’’
‘‘Buradaki geri kalan işlemleri sen halletsen, sana yük olmuş olur
muyum?’’
Yasemin başını iki yana salladı.
Melek, revirden çıktı ve nereye gideceğini bilmez bir halde yürümeye
başladı.
‘‘Bilet alacağım.’’ dedi birine. Tarif edilen yöne gitti. Yol uzadıkça
uzadı.
Ben gelene kadar dayan, lütfen.
Sonunda vardı. Ellerini masaya dayadı.
‘‘Bilet istiyorum.’’ dedi. Görevli ona garipçe baktı.
‘‘Bilet.’’ dedi tekrar.
Ekledi. ‘‘Gitmeliyim. Hemen.’’
Sustu. İçi konuştu.
Gitmeliyim yoksa çok geç kalmış
olacağım. Hayır, ben de öleceğim! Ben, gitmeliyim ama nasıl? Hatalar varsa affola...
‘Beronasen beri na vorti skani. Sin domcvi
do domxali gyuli ckimi…’
Çocukluktan
beri, ben senindim. Sen, yaktın kül ettin beni, gülüm.
Dil ne olursa
olsun, sevdanın, acının, yangının kelimeleri hep aynı. Kelimeleri insanlar
oluşturdu, araya mesafeler koymak istedi çünkü ama hisler, hiçbir insanın
değiştiremeyeceği kadar evrenseldi. Dünyanın neresinde olursa olsun,
kavuşamamamın acısı aynı hissedilir. Bülbül, her dilde aynı gözyaşı ile ağlar. Gül
ise aynı acıyla kıvranır. Gül ve Bülbül, farklı isimlere bürünebilir. Leyla ile
Mecnun olur, bazen. Bazen de Romeo ve Juliet ve daha bilmediğimiz niceleri. Ama
duygu aynıdır, hangi kelimeye, hangi kalıba girerse girsin.
‘Dido migun guis derdi meragi.’
Yüreğimde,
dert ve merak çoktur.
Ağıt, hangi dilde
yakılırsa yakılsın, insanın yüreğinde aynı hissi bırakır. Bazen anlamını bilmediğiniz
bir melodi, kulaklarınızdan içeriye sizden izinsizce süzülür ve anlamlandıramadığınız
bir duygunun yüreğinize oturduğunu hissedersiniz. Sizi bilmem ama ben çok çabuk etkilenirim. Göründüğümün
aksine ‘Elveda’ kelimesinin ‘E’sini duyar duymaz gözlerim dolmaya başlar ve ben
çok çabuk ağlarım. Gözlerim, yetiştiğim Karadeniz havası gibi nemli, her an
fırtına olup yağmaya başlayacak gibi koyu ama güneş doğunca da insanı
ısıtacak kadar sıcak… Yüreğim, Karadeniz gibi asi, duyguları doruklarda
yaşayacak kadar taşkın, asla tam olarak durgun değil ama huzur verici… Belki de
bundandır, bir Karadeniz parçası beynime süzüldüğünde, istemsizce gülümserim. Çünkü
beni, bana anlatır.
‘Gyuli ckimi sin var ida baskasa. Ckimire
do gickitas gyuli ckimi.’
Gülüm,
sen başkasına varma. Benimsin, bunu bilesin, gülüm.
Göklerde yazılmış olduktan sonra ‘Başkasına
varma.’ demenin bir anlamı yok, zannımca. Çünkü Göklerde mühürlenmişse defter,
söz bitmiş, kalem susmuştur. Bize de ‘Amenna…’ demek düşer.
Yazmaya izin veren Rabb’e şükürler olsun…!
Sizi sevdiğim Lazca bir parçayla baş başa bırakıyorum...
Cerrahpaşa’ya
koymuş, canının yarısını, Volkan Konak. Artvin’e koydum, ben de. Bir bakıma,
herkes kendinden bir şeyler bırakıyor, bir yerlere. Misafir olarak uğradıkları
hanlara bağlanıp kalıyorlar. Mekânların önemi, belki de bu yüzden. Doğup büyüdüğün
yere, toprağa alışıyorsun. Sonra farklı bir toprakta kök salmaya çalışıyorsun
ama ne kadar oluyor? Ne kadar oluyorsa, işte! Maksat, kök salayım derken
solmamaya çalışmak. Maksat, kuruyup gitmemek. Nasıl olacak peki?
Alışacaksın. Mutasyona uğrayacaksın, bir
bakıma. O şartlara alışmak zorundasın. ‘Herkesin bir derdi var. Durur içerisinde.’
İçinde durması lazım, derdinin. Dışarı salmak, kurda davetiye çıkarmak. Vurulduğun
an kırılıp döküleceğini ifşa etmek, demek. Zaten söylesen bile, senden daha çok
önem veren kimse olmayacak. Her dert kendine büyük. Her imtihan kendine zor. İnsan,
başına gelmeyen sorunun cevabını bilemez. Öyle bir soru ki mantık bile yetmez.
Aslında dert ağır değil, o derdi taşıyacak
sabrımız mevcut. Lâkin evhama kapılıp var olan sabrımızı harcıyor ve asıl dert
geldiğinde, o derdi savuşturacak sabrımız kalmamış oluyor.
‘Gülmedim bu dünyada. Hem söylerum hem
ağlarum.’ demiş sanatçı.
Ben de diyorum ki Hem yazarum hem ağlarum. Sonra sanatçı devam eder: ‘Yazma ile
tükenmez ha bu benum dertlerum.’ Ben de derim ki Yazmakla değil ‘Dua’ ile tükenir ve ‘Sabır’ ile.
‘‘Uçak biletlerini ayarladım, hocam. Bu
gece saat 2’de uçacağız.’’ dedi Yasemin konferans bitip de otele girdiklerinde.
‘‘Senin uğraşmana gerek yoktu, aslında. Nasıl olsa ayarlamaları onlar
yapacaktı.’’
‘‘Benim ayarlamam sadece onaydan ibaret. Tüm işleri onlar halletmiş.’’
‘‘Anlıyorum.’’ dedi Melek. Aslında Yasemin’in tüm bu işleri halletmesi
üzerindeki yükü hafifletiyordu ama ona da çok fazla yüklenmek istemiyordu.
Sonuçta sadece asistanıydı, ayak işlerini yapması gerekmiyordu.
Yasemin içinse durum bu şekilde değildi. Hocasına yardım etmek, onun
gölgesi gibi sürekli peşinde olmak istiyordu. Bilimsel bilgisinin yanında,
deneyimlerinden de yararlanmak; kendisini kabuğuna çekmiş, hayatı
konusunda son derece ketum olan bu insanın derinlerine inmek istiyordu.
Melek hoca, sahip olduğu bilgisel birikimlerini paylaşmak konusunda
oldukça istekliydi. Yasemin’i hataları karşısında uyarıyor, yeni bilgileri
öğretirken asla bıkkınlık gösterip kızmıyordu. Yasemin’e, kendisinin de onunla
beraber yeni şeyler öğrendiğini söylüyor ve tüm bu şeylerden büyük keyif
alıyordu.
Ama söz konusu kendi yaşamı olunca oldukça ketumdu. Yasemin, hocası
hakkında genel bilgilerden başka hiçbir şey bilmiyordu. Yalnızca evli
olmadığını öğrenmişti, o kadar. Neden evlenmediğini sorduğunda, Melek sadece
gülümsemekle yetinmiş ve nasip, demişti. Yasemin, oldukça meraklı bir insandı
ama hocasının konuşmak istemediği konularda ısrar etmiyordu. Çünkü sadece böyle
zamanlarda Melek, çok sinirli ve gergin oluyordu.
Yasemin, hocasının bir derdi olduğunu hissetmişti. Hocasının çoğu zaman
dalıp gittiğine ya da konuşmanın ortasında durgunlaştığına şahit olmuştu.
Özellikle telefonda biriyle konuşurken beyaz yanakları aniden kıpkırmızı
oluyordu. Kim olduğunu bilmiyordu ve çekindiği için de soramamıştı. Belki de
hüzünlü bir aşk hikâyesiydi.
Yasemin bu şekilde düşünürken Melek çoktan odasına girmiş ve artık engel
olamadığı yazma dürtüsünü gidermek için bilgisayarının başına geçmişti.
Konferans salonundayken aklından birden çok cümle geçmişti ama şimdi kafası
bomboştu, yine de yazmak zorundaydı.
Sana binlerce cümle kuruyorum ama
bir tanesini bile söyleyemiyorum. Oysa öyle cümleler kurdum ki başı ‘sen’ ile
başlayıp sonu ‘ben’ ile biten. Öyle
cümleler kurdum ki başı kızgınlıkla başlayıp sonu affetme ile biten. Beni
affettiğin çok cümleler kurdum. Sana her şeyi anlattığım, senin ise beni
gülümseyerek izlediğin hayaller kurdum.
Seni hep karşıma aldım, biliyor musun?
Oturttum seni önüme, gözlerinin tam içine baktım. Hayal benim ya, gözlerini
kaçırmadın benden, soru da sormadın. Sorduğun sorular ise bana ait sorulardı.
Sormanı istediklerimdi. Her şeyi anlattım sana. Dedim ki ‘ Ben, ben değilim.
Ben, eski ben hiç değilim. Çocuk değilim artık, doğru düşünebiliyorum. Neyin
mümkün neyin mümkün olmadığını biliyorum. Neyi yanlış yaptım farkındayım.
Korkma artık benden. Ben artık seni seven ben değilim. Çekinme gözlerime
bakarken. Ben artık o gözlerde kendimi aramıyorum. Gördüğümün ötesini görmeye
çalışmıyorum. Sadece eskisi gibi olalım istiyorum. Beni eskisi gibi düşün
istiyorum. Ben hata yaptım, sen affet istiyorum.’ Sen hiç soru sormadın. Ben
sana her şeyi anlattım. Sen ise sadece baktın. Ben tüm bunları duvarlara
anlattım. Duvarlar yankı yaptı, kendi dediğimi kendim duydum.
Sana binlerce cümle kurdum ama bir tanesini
bile söyleyemedim. Oysa öyle cümleler kurdum ki öznesi ne sen ne de ben. Öyle
cümleler ki ne bir kızgınlık ne de bir kırgınlık. Sadece pişmanlık. Öyle
cümleler ki daha söylenmeden af dileyen.
Sahi tüm bunları söylesem dinler miydin
beni? Tıpkı düşlediğim gibi. Tüm bunları söylesem inanır mıydın bana? Ben
inanıyorken sen inanır mıydın?
Öğle ezanı tüm ihtişamı ile okunurken
ellerini arkasında birleştirip esnedi. Boynunu ovdu. Yorulmuşum, diye geçirdi
aklından. Çok bir şey yazmamıştı ama yazacağı cümleleri seçerken oldukça titiz
davrandığı için zaman epey ilerlemişti. Oturduğu yerden kalktı ve belini
kutlattı. Sırtı sızlıyordu.
Ezan bittiğinde abdest almak için banyoya gitti. Kendine gelebilmek için
yüzüne bol su serpti. Namaza durduğunda her şeyi yine unutmuş, yüce huzurda
sadece kendisi ve Hz. Allah kalmıştı. Ağır ağır, büyük bir huşu içerisinde
namaz kılıyordu. Secdede daha fazla kalmak için ‘Subhane Rabbiyel Ala’ kısmını
dokuz kez söylüyordu.
Namazı bitirdiğinde içini sabahki huzur kaplamıştı. Bu huzurun
gitmesinden o kadar çok korkuyordu ki kapanmaya çalışan göz kapaklarını
engellemedi bile. Üzerimdekileri bile çıkarmadan kendini yatağa attı. Göz
kapakları tatlı bir yorgunlukla kapanırken açık kalmaya çalışan bilinci bir
şeyi fark etti. Bu tatlı uyku O’ndan bir hediyeydi. Gözlerini kapamada önce
gülümsemişti.
Nerde olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu ama huzurluydu. Artık
içinde zorunlu bir ihtiyaç yoktu. Sadece huzur vardı. Gözlerini tekrar kapatıp
bu anın keyfini çıkaracaktı ki sinsice rüyasına üzülen ses, gözlerini açmasına
neden olmuştu.
‘‘Neden yaptın bunu?’’ Bu sesi nerde olsa tanırdı. Ölümün kıyısında bile
olsa, bu sesi tanırdı. Şimdide tanımıştı ama bu kez yanılmış olmayı diledi. İlk
kez, yanılmış olmayı bu kadar çok istemişti. Ve ilk kez, onu hiç görmemiş
olmayı dilemişti.
Karşısında duruyordu işte. Mavi kot gömlek ve mavi kot pantolon
giymişti. Gençti. Geçmiş zamandan fırlamış ve işte karşısındaydı.
‘‘Neden?’’ diye sordu tekrar. Gözleri kızgınlıkla bakıyordu.
Melek, yutkunmuştu. Kalbi o kadar hızlı
gümbürdüyordu ki hiçbir şey söyleyemiyordu. Oturduğu yerden kalktı ama
bacakları onu taşıyamayacak kadar çok titriyordu.
‘‘Sana soruyorum, Melek. Neden?’’
İsmini onun ağzından duymak ne kadar da
acı veriyordu, Ya Rabb! Hele de böylesine sitem dolu, böylesine kırgınken. Ne
söyleyecekti? Onca zaman kurduğu cümleleri, şimdi korkusuzca söyleme cesareti
var mıydı? Tüm o cümleler şimdi neden ağzından çıkmıyordu? Dilinin ucuna kadar
geliyordu da, neden devam etmiyordu.
O, karşısında böyle sinirle dururken söyleyebileceği en uygun cümle
neydi? Özür dilemek mi? Pişmanım demek mi? Hataydı demek mi? Ne diyecekti?
‘‘Ne neden?’’ diye sordu ansızın. Sorabileceği en saçma soru buydu
galiba.
‘‘Dostluğumuzu neden mahvettin? Senden bunu asla beklemezdim!’’
Ah, bir de bana sorsan, diye düşündü
Melek. Bilsen ne kadar pişmanım!
‘‘Susma! Onca şeyi bir çırpıda söyledikten sonra susma!’’
Onca şeyi değil, sadece söylememem gereken
cümleyi söyledim. Özür dilerim.
‘‘Bana olan
sevgin, böyle bir sevgi miydi, Melek? Kabul görmeyeceğini bilmiyor muydun?’’
Biliyordum, biliyordum. En
başından beri biliyordum ama söylemezsem sana ihanet ederim, diye düşündüm.
Sana karşı hep açık olmuştum. O zaman da öyleydi.
‘‘Neden sadece susmakla yetinmedin ki?
Sadece susup duygularını bastırabilirdin!’’
Nasıl sussaydım? İçimde bir volkan
sürekli patlarken nasıl sussaydım? Beni engelle, istedim. İşler daha da
kontrolümden çıkmadan beni durdur istedim!
‘‘Senden nefret ediyor olmam daha mı
iyi?’’
Benden nefret etme! Ben artık
duygularımın yanlış olduğunu biliyorum ve aynı şeyleri hissetmiyorum. Sadece
eskisi gibi olalım. Ben sana söylemeden önceki gibi.
‘‘Eskisi gibi olmanın ne bir anlamı var
ne de bir olasılığı. Ben sana güvenemem bu saatten sonra. Sen de bana eskisi
gibi bakamazsın zaten. Birbirimize utançla bakacağımıza, hiç bakmayalım daha
iyi.’’
Dur, ben daha bir şey söylemedim.
Nereye? Beni burada, omzumda koca bir yükle bırakma! Beni affet! Dur, gitme!
Durmuyordu. Gitmeyi kafaya koymuştu bir
kere. İlla gidecekti. Nasıl izinsizce bu rüyaya süzüldüyse, yine izin almadan
gidecekti. Melek ise put gibi donakalmış sadece izliyordu. Onun yerine çırpınan
ise iç sesinden başkası değildi.
Gözlerini açtı, Melek. İkindi ezanı henüz bitmişti. Hiçbir belirti
göstermeden öylece tavana bakıyordu. Elleri, cansız iki nesne gibi yanına
düşmüştü. Odadaki tek ses yüksek sesle atan kalbinin sesiydi.
İlk belirti, gözlerinden sicim gibi inen gözyaşları olmuştu. Yaşları
elinin tersi ile sildi ve ikindi namazını eda etmek üzere yataktan kalktı.
Benden başka kimsesi yoktu; yüreğindeki
fırtınaları anlatacağı, çekinmeden ağlayacağı, kızıp bağıracağı, seveceği,
inciteceği, bazen hayatının en merkezine koyup bazen de dış kapının mandalı
sayacağı, hem en tanıdığım deyip hem de yabancı gibi bakacağı.
Benden başka kimsesi yoktu işte, şu
koskoca, soğuk, beton yığını şehirde. Dostlarım bir elimin parmaklarını geçmez,
derdi. ‘Sen benim dostumsun.’ Neyi var neyi yok anlatırdı bana. Dinlerdim,
sözünü kesmeden. Yeri geldi mi kızardım, bir anne gibi. Kulaklarını çekerdim,
aynı hatayı yapmasın diye. Bazen de onunla ağlardım. Güçlü olmalıydım onun
yanında ama onun gözyaşları yanaklarından süzülürken kalbim ikiye bölünüyor
gibi olurdu ve bende ağlardım. Tüm samimiyetimle güveniyordum. Ama öğrendim ki
o güvenmiyordu. Neden, diye sordum. Hayranı olduğum gözlerini gözlerime dikti. ‘Tüm
sevdiklerim terk etti, beni. Biliyorum, sen de gideceksin.’ Göz pınarlarımdaki
hareketlenmeyi bastırmak son sürat gelen bir arabadan kaçmaya çalışmak kadar
zordu. Dedim ki, sonsuza kadar en iyi dostun olamam belki ama kader izin
verdiği ölçüde yanında olacağım. Gülümsedi ama kırılan kalbim somurtuktu. Gülümsedi,
‘Sen benim dostumsun.’
Bir gün, dost olmayı geçtim, sıradan bir
arkadaş gibi bile davranmaz oldu. Belki bana ait olan parmağını kesmişti. Sordum,
neden böylesin? Ona nasıl davranırsam bana o şekilde davranacağını, söyledi. Düşündüm.
Ben ona böyle davranmıyordum. Böylesine umursamaz, önceden söylenen sözlerin
aksine soğuk. Davranmıyorum, değil mi? Hayır! Çünkü arıyordum, soruyordum,
merak ediyordum ama karşılığım, kısa, soğuk ve ilgisiz oluyordu. Onunla ilgilenmek
istiyordum ama o duvarlar örüyordu, tepesinde kalın dikenleri olan. Geçmeme izin
vermiyor hatta duvarlarına dahi yaklaşmamam için mayınlar döşüyordu, varmama
bir metre kala. Hem çağırıyordu, doludizgin hem kovuyordu, can yakarak.
Yorgundum.
Duvardan geçip dikenli tellerle savaşmak
için yorgundum. Bakışları tüm cesaretimi alıp götürüyordu. Çırılçıplak savunmasız
bırakıyordu. Daha önce bana bakarken içimi ısıtan gözler, şimdi buz kesmişti.
Soruyorum size! Savaşmak için cesaret
aldığınız gözler, artık size dostluğu vadetmiyorsa, artık samimi gelmiyorsa,
cesaretiniz kalır mı? Savaşmanın bir anlamı olur mu? Yorgunluğunuzun geçmesi
gereken yerde canınız çıkarcasına yoruluyor ve bir tek siz çabalıyorsanız,
artık o duvarlara yaklaşır mısınız? Hayır…
Tüm yolları tüketmiştim. Geriye kendim
kalmıştım ve eğer ben de tükenirsem biliyordum ki geriye hiçbir şey
kalmayacaktı. Onun bir gün geri gelmesi ihtimaline karşı kendim olmalıydım,
beni bıraktığı yerde beklemeliydim. En azından geldiği zaman gülümsemeliydim.
Tüm bunlar için susuyor ve bekliyorum. Ona ait
olan parçamı kesmeden, kalbimdeki tapusunu elinden alıp her şeyi maziye
fırlatmadan önce… bekliyorum.
Çünkü ben onun dostuyum.
Benden başka kimsesi yok; hem sevip hem
nefret edeceği.