Üç
‘‘Bu sıralar oldukça yorgun görüyorum
sizi, hocam. İyi misiniz?’’ diye sordu Yasemin. Taksi ile havaalanına
gidiyorlardı.
‘‘Sadece uyumakta zorlanıyorum, hepsi bu. Önemli bir şey değil.’’ Melek,
kendisinin de inanmadığı bu sözlere Yasemin’in inanmasını beklerken göz ucuyla
ona baktı. Yasemin başını sallamıştı ama kaşlarının ortasındaki çizgi
inanmadığını ifade ediyordu.
‘‘Benden daha tecrübeli olabilirsiniz ama
belki yardımcı olabileceğim bir nokta vardır. Bana anlatabilirsiniz.’’ dedi
Yasemin. Gülümsemesi sıcacıktı.
Melek, gülümseyerek başını iki yana salladı ve başını cama döndürmeden
önce ‘‘Bazı şeyler söylenmemelidir.’’ dedi. Oysaki her şeyi anlatmak istiyordu.
Delicesine bir cesaretle herkesi karşısına almak, herkese avazı çıktığı kadar
bağırıp onlar dinlemeseler bile konuşmak istiyordu. Sonra içlerinden birisinin
çıkıp mesajı asıl sahibine ulaştırmasını istiyordu. Çünkü her ne kadar
delicesine bir cesareti olsa bile, var olan cesaret onun karşısına çıkmaya
yetmiyordu, işte. Herkesten özür dileyebilir, yaptığı her hata için af
dileyebilirdi ama söz konusu ‘o’ olduğunda, kelimeler tükeniyor, sesler
sandıklara çekiliyordu.
Aslında her şeyi Yasemin’e söylemek isterdi. Neden böyle durgun
olduğunu, neden yorgun olduğunu. Ama ona söylemek kendisine yardımcı olmayacak,
mesaj asıl sahibine ulaşmayacaktı ve boşuna Yasemin’in zihninde kalabalık
yapacaktı.
Herkese her şeyin söylenmemesi gerektiğini çok uzun zaman önce fark
etmişti. Çok… Çok uzun zaman önce. Henüz hareketinin hata olduğunu bile fark
etmeden önce.
Hava kararmış, gece etrafa hâkim olmuştu. Akşam namazını eda edip
bavullarını teslim ettiler ve güvenlik noktasından geçip uçağın gelmesini
beklemek için turuncu koltuklara oturdular.
‘‘Daha önce Azerbaycan’a gittin mi, Yasemin?’’
Yasemin başını iki yana salladı. ‘‘Hayır, hocam. Bu ilk olacak. Siz
gittiniz mi?’’
‘‘Çok. Fırsat buldukça gitmeye çalışırım. Özellikle Bakü’yü oldukça
severim. Seminerden fırsat kalırsa, sana Bakü’yü gezdiririm.’’
‘‘İnşallah, hocam.’’ Gülüştüler.
Melek, aniden çalan telefonla bir an için yerinden zıplasa da, telefonun
bulunduğu gözü açtı ve numaraya kısaca baktıktan sonra cevap verdi.
‘‘Alo?’’
Yasemin, hattın öbür ucundaki kişinin hızla bir şeyler anlattığını
duyuyordu. Karşı tarafın her bir kelimesinden sonra Melek’in gözleri daha da
açılıyor, kaşları şaşkınlıkla yukarı kalkıyordu. Beyaz tenine hastalıklı bir
sarı peyda oluyordu. Ahizenin ucundaki kişi ne diyordu bilinmez ama hiç iyi
şeyler demediği kesindi.
‘‘N-ne?’’ Yüzünün rengi atmıştı. Tüm vücudundan kanı çekilmişti, sanki.
Oturmuyor olsaydı, düşebilirdi, zira ayaklarının gücü artık bedenini taşıyamazdı.
Yasemin, endişeyle hocasına doğru dönerken çantasından su şişesini
çıkardı.
‘‘Hocam, iyi misiniz?’’
Morarmaya başlayan dudakları, iyi olmadığını söylüyordu. Telefon,
boşlukta bir iple asılıymış da ip bir an da kopmuş gibi yere düşmüştü. Melek’in
odağını kaybettiği gözleri, duyduğu şeyi sindirebilmek için fırıldak misali
dönüyordu.
‘‘Hocam!’’ dedi Yasemin, ayağa kalkmıştı. Nefes almakta zorlanan
hocasının iğnesini çözdü.
Hayır, dışarda kocaman bir
sessizlik, içinde devasa bir gürültü vardı. Hayır,
henüz değil. Şimdi değil. Allah’ım, biraz daha zaman ver. Hazır değilim.
Ayağa kalktı, hızla. Hangi tarafa koşsa
erken varırdı? Nereye koşsa doğru yere çıkardı? Etrafına bakındı. Yasemin!
Görüntüydü sadece. Ağzı açılıp kapanıyor ama hiçbir ses duyulmuyordu.
Daha özür dileyemedim. Henüz
helallik isteyemedim. Hayır, hayır! Lütfen!
Bir adım attı. Sonra bir adım. Kolunu
tutan bir engel vardı. Silkindi ama engel ordaydı. Dönüp baktı. Yasemin!
Görüntü vardı ama ses neredeydi?! Ne anlatmak istiyordu? Neden kaşları
çatılmıştı ve neden ağzı hızla açılıp kapanıyordu?
Sen varken sonsuz bir azap
çekiyordum. Ama ümidim vardı. Affetmenin ümidi. O ümidimi elimden alma!
Etrafında döndü. Şimdi her şey
kaplumbağa yavaşlığındaydı. Dünya dönüyordu ama çok yavaştı. Kendisi hıphızlı.
Yasemin yavaş.
Ellerini başına koydu. Gözlerini kapattı. Bir çığlık duydu. ‘‘Hayır!’’
Sonra anladı. Sesin sahibi kendisi. Bayılmıştı.
Gözlerini açtığında, kendini daha önce görmediği bir yerde buldu. Sol
kolu dirseğine kadar sıvanmış, başörtüsünün yakaları açılmıştı. Bonesinin
kaydığını ve saç diplerinin göründüğünü hissediyordu. Toparlanmak için
doğrulmaya çalıştı ama şiddetli baş ağrısı ve akabindeki baş dönmesi onu tekrar
uzanmaya zorladı. Sol koluna takılmış olan iğneyi göz ucuyla takip edince
neredeyse bitmekte olan serumu fark etti.
‘‘Hocam?’’ Sesin sahibini tanıyordu. Yasemin’i görebilmek için başını
döndürdü.
‘‘Yasemin...’’
‘‘İyi misiniz?’’
‘‘Neredeyim ben, ne oldu?’’
‘‘Bayıldınız, hocam. Şimdi de havaalanının revirindeyiz.’’
Bayıldınız? Neden?
Yasemin devam etti. ‘‘Seminerin yapımcısını arayıp durumu haber verdim.
Geçmiş olsun dileklerini sundular. Bu halde yolculuk yapmazsınız diye
düşündüm.’’
Yapmam… ama bu halde olduğum için
değil. Başka bir nedeni var ama ne?
‘‘Doktora haber verdim. Birazdan gelecektir.
Çok korkuttunuz, hocam beni. Telefonla konuştuktan sonra bayıldınız.’’
Telefonla konuştuktan sonra mı? Ne
konuştum? Kimle?
‘‘Telefon elinizden düştü ama bir şey olmadı.
İşte, telefonunuz.’’
Elimden düşecek kadar kötü ne
olmuş olabilir? Yasemin, telefonu uzatıyor. Almalıyım galiba.
Melek, sağ elini uzatıyor ve telefon
avuçtaki yerini alıyor. Telefondan yayılan bir sıcaklık dalgası önce avucunu
ısıtıyor, sonra tüm kolunu. Sağ yanı anlıyor önce, sonra sol yanı ve telefon
elinden tekrar düşüyor.
Hatırlıyordu.
İlk duyduğu andaki gibi bir şok dalgası tüm bedenine yayılıyordu. Ama bu
sefer tecrübeliydi. Yavaşça kalktı yerinden. Gözyaşları akmak için izin
beklerken Melek o izni onlara vermeden bileğindeki iğneyi çıkarmaya
çalışıyordu. İğne su sızdırıyor, sedyeyi ıslatıyordu. Asi olan gözyaşları ise
izinsizce boynuna akıyordu. Başörtüsünün yakalarını düzeltti. Kolunu örttü. Bonesini
düzeltti. Ağlıyordu da. Yasemin ise şaşkındı.
‘‘H-hocam-’’
‘‘Buradaki geri kalan işlemleri sen halletsen, sana yük olmuş olur
muyum?’’
Yasemin başını iki yana salladı.
Melek, revirden çıktı ve nereye gideceğini bilmez bir halde yürümeye
başladı.
‘‘Bilet alacağım.’’ dedi birine. Tarif edilen yöne gitti. Yol uzadıkça
uzadı.
Ben gelene kadar dayan, lütfen.
Sonunda vardı. Ellerini masaya dayadı.
‘‘Bilet istiyorum.’’ dedi. Görevli ona garipçe baktı.
‘‘Bilet.’’ dedi tekrar.
Ekledi. ‘‘Gitmeliyim. Hemen.’’
Sustu. İçi konuştu.
Gitmeliyim yoksa çok geç kalmış
olacağım. Hayır, ben de öleceğim!
Ben, gitmeliyim ama nasıl?
Hatalar varsa affola...
Ben, gitmeliyim ama nasıl?
Hatalar varsa affola...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder