Biraz Huzur...

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Bir Pişmanlığın Hikayesi-3




    Üç




       ‘‘Bu sıralar oldukça yorgun görüyorum sizi, hocam. İyi misiniz?’’ diye sordu Yasemin. Taksi ile havaalanına gidiyorlardı.
   ‘‘Sadece uyumakta zorlanıyorum, hepsi bu. Önemli bir şey değil.’’ Melek, kendisinin de inanmadığı bu sözlere Yasemin’in inanmasını beklerken göz ucuyla ona baktı. Yasemin başını sallamıştı ama kaşlarının ortasındaki çizgi inanmadığını ifade ediyordu.
    ‘‘Benden daha tecrübeli olabilirsiniz ama belki yardımcı olabileceğim bir nokta vardır. Bana anlatabilirsiniz.’’ dedi Yasemin. Gülümsemesi sıcacıktı.
    Melek, gülümseyerek başını iki yana salladı ve başını cama döndürmeden önce ‘‘Bazı şeyler söylenmemelidir.’’ dedi. Oysaki her şeyi anlatmak istiyordu. Delicesine bir cesaretle herkesi karşısına almak, herkese avazı çıktığı kadar bağırıp onlar dinlemeseler bile konuşmak istiyordu. Sonra içlerinden birisinin çıkıp mesajı asıl sahibine ulaştırmasını istiyordu. Çünkü her ne kadar delicesine bir cesareti olsa bile, var olan cesaret onun karşısına çıkmaya yetmiyordu, işte. Herkesten özür dileyebilir, yaptığı her hata için af dileyebilirdi ama söz konusu ‘o’ olduğunda, kelimeler tükeniyor, sesler sandıklara çekiliyordu.
    Aslında her şeyi Yasemin’e söylemek isterdi. Neden böyle durgun olduğunu, neden yorgun olduğunu. Ama ona söylemek kendisine yardımcı olmayacak, mesaj asıl sahibine ulaşmayacaktı ve boşuna Yasemin’in zihninde kalabalık yapacaktı.
    Herkese her şeyin söylenmemesi gerektiğini çok uzun zaman önce fark etmişti. Çok… Çok uzun zaman önce. Henüz hareketinin hata olduğunu bile fark etmeden önce.

    Hava kararmış, gece etrafa hâkim olmuştu. Akşam namazını eda edip bavullarını teslim ettiler ve güvenlik noktasından geçip uçağın gelmesini beklemek için turuncu koltuklara oturdular.
    ‘‘Daha önce Azerbaycan’a gittin mi, Yasemin?’’
    Yasemin başını iki yana salladı. ‘‘Hayır, hocam. Bu ilk olacak. Siz gittiniz mi?’’
    ‘‘Çok. Fırsat buldukça gitmeye çalışırım. Özellikle Bakü’yü oldukça severim. Seminerden fırsat kalırsa, sana Bakü’yü gezdiririm.’’
    ‘‘İnşallah, hocam.’’ Gülüştüler.
    Melek, aniden çalan telefonla bir an için yerinden zıplasa da, telefonun bulunduğu gözü açtı ve numaraya kısaca baktıktan sonra cevap verdi.
    ‘‘Alo?’’
    Yasemin, hattın öbür ucundaki kişinin hızla bir şeyler anlattığını duyuyordu. Karşı tarafın her bir kelimesinden sonra Melek’in gözleri daha da açılıyor, kaşları şaşkınlıkla yukarı kalkıyordu. Beyaz tenine hastalıklı bir sarı peyda oluyordu. Ahizenin ucundaki kişi ne diyordu bilinmez ama hiç iyi şeyler demediği kesindi.
    ‘‘N-ne?’’ Yüzünün rengi atmıştı. Tüm vücudundan kanı çekilmişti, sanki. Oturmuyor olsaydı, düşebilirdi, zira ayaklarının gücü artık bedenini taşıyamazdı.
    Yasemin, endişeyle hocasına doğru dönerken çantasından su şişesini çıkardı.
    ‘‘Hocam, iyi misiniz?’’
    Morarmaya başlayan dudakları, iyi olmadığını söylüyordu. Telefon, boşlukta bir iple asılıymış da ip bir an da kopmuş gibi yere düşmüştü. Melek’in odağını kaybettiği gözleri, duyduğu şeyi sindirebilmek için fırıldak misali dönüyordu.
    ‘‘Hocam!’’ dedi Yasemin, ayağa kalkmıştı. Nefes almakta zorlanan hocasının iğnesini çözdü.
    Hayır, dışarda kocaman bir sessizlik, içinde devasa bir gürültü vardı. Hayır, henüz değil. Şimdi değil. Allah’ım, biraz daha zaman ver. Hazır değilim.
    Ayağa kalktı, hızla. Hangi tarafa koşsa erken varırdı? Nereye koşsa doğru yere çıkardı? Etrafına bakındı. Yasemin! Görüntüydü sadece. Ağzı açılıp kapanıyor ama hiçbir ses duyulmuyordu.
    Daha özür dileyemedim. Henüz helallik isteyemedim. Hayır, hayır! Lütfen!
    Bir adım attı. Sonra bir adım. Kolunu tutan bir engel vardı. Silkindi ama engel ordaydı. Dönüp baktı. Yasemin! Görüntü vardı ama ses neredeydi?! Ne anlatmak istiyordu? Neden kaşları çatılmıştı ve neden ağzı hızla açılıp kapanıyordu?
    Sen varken sonsuz bir azap çekiyordum. Ama ümidim vardı. Affetmenin ümidi. O ümidimi elimden alma!
    Etrafında döndü. Şimdi her şey kaplumbağa yavaşlığındaydı. Dünya dönüyordu ama çok yavaştı. Kendisi hıphızlı. Yasemin yavaş.
    Ellerini başına koydu. Gözlerini kapattı. Bir çığlık duydu. ‘‘Hayır!’’ Sonra anladı. Sesin sahibi kendisi. Bayılmıştı.

    Gözlerini açtığında, kendini daha önce görmediği bir yerde buldu. Sol kolu dirseğine kadar sıvanmış, başörtüsünün yakaları açılmıştı. Bonesinin kaydığını ve saç diplerinin göründüğünü hissediyordu. Toparlanmak için doğrulmaya çalıştı ama şiddetli baş ağrısı ve akabindeki baş dönmesi onu tekrar uzanmaya zorladı. Sol koluna takılmış olan iğneyi göz ucuyla takip edince neredeyse bitmekte olan serumu fark etti.
    ‘‘Hocam?’’ Sesin sahibini tanıyordu. Yasemin’i görebilmek için başını döndürdü.
    ‘‘Yasemin...’’
    ‘‘İyi misiniz?’’
    ‘‘Neredeyim ben, ne oldu?’’
    ‘‘Bayıldınız, hocam. Şimdi de havaalanının revirindeyiz.’’
    Bayıldınız? Neden?
    Yasemin devam etti. ‘‘Seminerin yapımcısını arayıp durumu haber verdim. Geçmiş olsun dileklerini sundular. Bu halde yolculuk yapmazsınız diye düşündüm.’’
    Yapmam… ama bu halde olduğum için değil. Başka bir nedeni var ama ne?
    ‘‘Doktora haber verdim. Birazdan gelecektir. Çok korkuttunuz, hocam beni. Telefonla konuştuktan sonra bayıldınız.’’
    Telefonla konuştuktan sonra mı? Ne konuştum? Kimle?
    ‘‘Telefon elinizden düştü ama bir şey olmadı. İşte, telefonunuz.’’
    Elimden düşecek kadar kötü ne olmuş olabilir? Yasemin, telefonu uzatıyor. Almalıyım galiba.
    Melek, sağ elini uzatıyor ve telefon avuçtaki yerini alıyor. Telefondan yayılan bir sıcaklık dalgası önce avucunu ısıtıyor, sonra tüm kolunu. Sağ yanı anlıyor önce, sonra sol yanı ve telefon elinden tekrar düşüyor.
    Hatırlıyordu.
    İlk duyduğu andaki gibi bir şok dalgası tüm bedenine yayılıyordu. Ama bu sefer tecrübeliydi. Yavaşça kalktı yerinden. Gözyaşları akmak için izin beklerken Melek o izni onlara vermeden bileğindeki iğneyi çıkarmaya çalışıyordu. İğne su sızdırıyor, sedyeyi ıslatıyordu. Asi olan gözyaşları ise izinsizce boynuna akıyordu. Başörtüsünün yakalarını düzeltti. Kolunu örttü. Bonesini düzeltti. Ağlıyordu da. Yasemin ise şaşkındı.
    ‘‘H-hocam-’’
    ‘‘Buradaki geri kalan işlemleri sen halletsen, sana yük olmuş olur muyum?’’
    Yasemin başını iki yana salladı.
    Melek, revirden çıktı ve nereye gideceğini bilmez bir halde yürümeye başladı.
    ‘‘Bilet alacağım.’’ dedi birine. Tarif edilen yöne gitti. Yol uzadıkça uzadı.
    Ben gelene kadar dayan, lütfen.
     Sonunda vardı. Ellerini masaya dayadı.
    ‘‘Bilet istiyorum.’’ dedi. Görevli ona garipçe baktı.
    ‘‘Bilet.’’ dedi tekrar.
    Ekledi. ‘‘Gitmeliyim. Hemen.’’
    Sustu. İçi konuştu.
    Gitmeliyim yoksa çok geç kalmış olacağım. Hayır, ben de öleceğim!

    Ben, gitmeliyim ama nasıl?
   
    Hatalar varsa affola...

    




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder