İki
‘‘Uçak biletlerini ayarladım, hocam. Bu
gece saat 2’de uçacağız.’’ dedi Yasemin konferans bitip de otele girdiklerinde.
‘‘Senin uğraşmana gerek yoktu, aslında. Nasıl olsa ayarlamaları onlar
yapacaktı.’’
‘‘Benim ayarlamam sadece onaydan ibaret. Tüm işleri onlar halletmiş.’’
‘‘Anlıyorum.’’ dedi Melek. Aslında Yasemin’in tüm bu işleri halletmesi
üzerindeki yükü hafifletiyordu ama ona da çok fazla yüklenmek istemiyordu.
Sonuçta sadece asistanıydı, ayak işlerini yapması gerekmiyordu.
Yasemin içinse durum bu şekilde değildi. Hocasına yardım etmek, onun
gölgesi gibi sürekli peşinde olmak istiyordu. Bilimsel bilgisinin yanında,
deneyimlerinden de yararlanmak; kendisini kabuğuna çekmiş, hayatı
konusunda son derece ketum olan bu insanın derinlerine inmek istiyordu.
Melek hoca, sahip olduğu bilgisel birikimlerini paylaşmak konusunda
oldukça istekliydi. Yasemin’i hataları karşısında uyarıyor, yeni bilgileri
öğretirken asla bıkkınlık gösterip kızmıyordu. Yasemin’e, kendisinin de onunla
beraber yeni şeyler öğrendiğini söylüyor ve tüm bu şeylerden büyük keyif
alıyordu.
Ama söz konusu kendi yaşamı olunca oldukça ketumdu. Yasemin, hocası
hakkında genel bilgilerden başka hiçbir şey bilmiyordu. Yalnızca evli
olmadığını öğrenmişti, o kadar. Neden evlenmediğini sorduğunda, Melek sadece
gülümsemekle yetinmiş ve nasip, demişti. Yasemin, oldukça meraklı bir insandı
ama hocasının konuşmak istemediği konularda ısrar etmiyordu. Çünkü sadece böyle
zamanlarda Melek, çok sinirli ve gergin oluyordu.
Yasemin, hocasının bir derdi olduğunu hissetmişti. Hocasının çoğu zaman
dalıp gittiğine ya da konuşmanın ortasında durgunlaştığına şahit olmuştu.
Özellikle telefonda biriyle konuşurken beyaz yanakları aniden kıpkırmızı
oluyordu. Kim olduğunu bilmiyordu ve çekindiği için de soramamıştı. Belki de
hüzünlü bir aşk hikâyesiydi.
Yasemin bu şekilde düşünürken Melek çoktan odasına girmiş ve artık engel
olamadığı yazma dürtüsünü gidermek için bilgisayarının başına geçmişti.
Konferans salonundayken aklından birden çok cümle geçmişti ama şimdi kafası
bomboştu, yine de yazmak zorundaydı.
Sana binlerce cümle kuruyorum ama
bir tanesini bile söyleyemiyorum. Oysa öyle cümleler kurdum ki başı ‘sen’ ile
başlayıp sonu ‘ben’ ile biten. Öyle
cümleler kurdum ki başı kızgınlıkla başlayıp sonu affetme ile biten. Beni
affettiğin çok cümleler kurdum. Sana her şeyi anlattığım, senin ise beni
gülümseyerek izlediğin hayaller kurdum.
Seni hep karşıma aldım, biliyor musun?
Oturttum seni önüme, gözlerinin tam içine baktım. Hayal benim ya, gözlerini
kaçırmadın benden, soru da sormadın. Sorduğun sorular ise bana ait sorulardı.
Sormanı istediklerimdi. Her şeyi anlattım sana. Dedim ki ‘ Ben, ben değilim.
Ben, eski ben hiç değilim. Çocuk değilim artık, doğru düşünebiliyorum. Neyin
mümkün neyin mümkün olmadığını biliyorum. Neyi yanlış yaptım farkındayım.
Korkma artık benden. Ben artık seni seven ben değilim. Çekinme gözlerime
bakarken. Ben artık o gözlerde kendimi aramıyorum. Gördüğümün ötesini görmeye
çalışmıyorum. Sadece eskisi gibi olalım istiyorum. Beni eskisi gibi düşün
istiyorum. Ben hata yaptım, sen affet istiyorum.’ Sen hiç soru sormadın. Ben
sana her şeyi anlattım. Sen ise sadece baktın. Ben tüm bunları duvarlara
anlattım. Duvarlar yankı yaptı, kendi dediğimi kendim duydum.
Sana binlerce cümle kurdum ama bir tanesini
bile söyleyemedim. Oysa öyle cümleler kurdum ki öznesi ne sen ne de ben. Öyle
cümleler ki ne bir kızgınlık ne de bir kırgınlık. Sadece pişmanlık. Öyle
cümleler ki daha söylenmeden af dileyen.
Sahi tüm bunları söylesem dinler miydin
beni? Tıpkı düşlediğim gibi. Tüm bunları söylesem inanır mıydın bana? Ben
inanıyorken sen inanır mıydın?
Öğle ezanı tüm ihtişamı ile okunurken
ellerini arkasında birleştirip esnedi. Boynunu ovdu. Yorulmuşum, diye geçirdi
aklından. Çok bir şey yazmamıştı ama yazacağı cümleleri seçerken oldukça titiz
davrandığı için zaman epey ilerlemişti. Oturduğu yerden kalktı ve belini
kutlattı. Sırtı sızlıyordu.
Ezan bittiğinde abdest almak için banyoya gitti. Kendine gelebilmek için
yüzüne bol su serpti. Namaza durduğunda her şeyi yine unutmuş, yüce huzurda
sadece kendisi ve Hz. Allah kalmıştı. Ağır ağır, büyük bir huşu içerisinde
namaz kılıyordu. Secdede daha fazla kalmak için ‘Subhane Rabbiyel Ala’ kısmını
dokuz kez söylüyordu.
Namazı bitirdiğinde içini sabahki huzur kaplamıştı. Bu huzurun
gitmesinden o kadar çok korkuyordu ki kapanmaya çalışan göz kapaklarını
engellemedi bile. Üzerimdekileri bile çıkarmadan kendini yatağa attı. Göz
kapakları tatlı bir yorgunlukla kapanırken açık kalmaya çalışan bilinci bir
şeyi fark etti. Bu tatlı uyku O’ndan bir hediyeydi. Gözlerini kapamada önce
gülümsemişti.
Nerde olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu ama huzurluydu. Artık
içinde zorunlu bir ihtiyaç yoktu. Sadece huzur vardı. Gözlerini tekrar kapatıp
bu anın keyfini çıkaracaktı ki sinsice rüyasına üzülen ses, gözlerini açmasına
neden olmuştu.
‘‘Neden yaptın bunu?’’ Bu sesi nerde olsa tanırdı. Ölümün kıyısında bile
olsa, bu sesi tanırdı. Şimdide tanımıştı ama bu kez yanılmış olmayı diledi. İlk
kez, yanılmış olmayı bu kadar çok istemişti. Ve ilk kez, onu hiç görmemiş
olmayı dilemişti.
Karşısında duruyordu işte. Mavi kot gömlek ve mavi kot pantolon
giymişti. Gençti. Geçmiş zamandan fırlamış ve işte karşısındaydı.
‘‘Neden?’’ diye sordu tekrar. Gözleri kızgınlıkla bakıyordu.
Melek, yutkunmuştu. Kalbi o kadar hızlı
gümbürdüyordu ki hiçbir şey söyleyemiyordu. Oturduğu yerden kalktı ama
bacakları onu taşıyamayacak kadar çok titriyordu.
‘‘Sana soruyorum, Melek. Neden?’’
İsmini onun ağzından duymak ne kadar da
acı veriyordu, Ya Rabb! Hele de böylesine sitem dolu, böylesine kırgınken. Ne
söyleyecekti? Onca zaman kurduğu cümleleri, şimdi korkusuzca söyleme cesareti
var mıydı? Tüm o cümleler şimdi neden ağzından çıkmıyordu? Dilinin ucuna kadar
geliyordu da, neden devam etmiyordu.
O, karşısında böyle sinirle dururken söyleyebileceği en uygun cümle
neydi? Özür dilemek mi? Pişmanım demek mi? Hataydı demek mi? Ne diyecekti?
‘‘Ne neden?’’ diye sordu ansızın. Sorabileceği en saçma soru buydu
galiba.
‘‘Dostluğumuzu neden mahvettin? Senden bunu asla beklemezdim!’’
Ah, bir de bana sorsan, diye düşündü
Melek. Bilsen ne kadar pişmanım!
‘‘Susma! Onca şeyi bir çırpıda söyledikten sonra susma!’’
Onca şeyi değil, sadece söylememem gereken
cümleyi söyledim. Özür dilerim.
‘‘Bana olan
sevgin, böyle bir sevgi miydi, Melek? Kabul görmeyeceğini bilmiyor muydun?’’
Biliyordum, biliyordum. En
başından beri biliyordum ama söylemezsem sana ihanet ederim, diye düşündüm.
Sana karşı hep açık olmuştum. O zaman da öyleydi.
‘‘Neden sadece susmakla yetinmedin ki?
Sadece susup duygularını bastırabilirdin!’’
Nasıl sussaydım? İçimde bir volkan
sürekli patlarken nasıl sussaydım? Beni engelle, istedim. İşler daha da
kontrolümden çıkmadan beni durdur istedim!
‘‘Senden nefret ediyor olmam daha mı
iyi?’’
Benden nefret etme! Ben artık
duygularımın yanlış olduğunu biliyorum ve aynı şeyleri hissetmiyorum. Sadece
eskisi gibi olalım. Ben sana söylemeden önceki gibi.
‘‘Eskisi gibi olmanın ne bir anlamı var
ne de bir olasılığı. Ben sana güvenemem bu saatten sonra. Sen de bana eskisi
gibi bakamazsın zaten. Birbirimize utançla bakacağımıza, hiç bakmayalım daha
iyi.’’
Dur, ben daha bir şey söylemedim.
Nereye? Beni burada, omzumda koca bir yükle bırakma! Beni affet! Dur, gitme!
Durmuyordu. Gitmeyi kafaya koymuştu bir
kere. İlla gidecekti. Nasıl izinsizce bu rüyaya süzüldüyse, yine izin almadan
gidecekti. Melek ise put gibi donakalmış sadece izliyordu. Onun yerine çırpınan
ise iç sesinden başkası değildi.
Gözlerini açtı, Melek. İkindi ezanı henüz bitmişti. Hiçbir belirti
göstermeden öylece tavana bakıyordu. Elleri, cansız iki nesne gibi yanına
düşmüştü. Odadaki tek ses yüksek sesle atan kalbinin sesiydi.
İlk belirti, gözlerinden sicim gibi inen gözyaşları olmuştu. Yaşları
elinin tersi ile sildi ve ikindi namazını eda etmek üzere yataktan kalktı.
Yazmak, huzur bulmak için... ve dua, amenna.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder