Biraz Huzur...

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Bir Pişmanlığın Hikayesi-2

  

    İki




    ‘‘Uçak biletlerini ayarladım, hocam. Bu gece saat 2’de uçacağız.’’ dedi Yasemin konferans bitip de otele girdiklerinde.
    ‘‘Senin uğraşmana gerek yoktu, aslında. Nasıl olsa ayarlamaları onlar yapacaktı.’’
    ‘‘Benim ayarlamam sadece onaydan ibaret. Tüm işleri onlar halletmiş.’’
    ‘‘Anlıyorum.’’ dedi Melek. Aslında Yasemin’in tüm bu işleri halletmesi üzerindeki yükü hafifletiyordu ama ona da çok fazla yüklenmek istemiyordu. Sonuçta sadece asistanıydı, ayak işlerini yapması gerekmiyordu.
    Yasemin içinse durum bu şekilde değildi. Hocasına yardım etmek, onun gölgesi gibi sürekli peşinde olmak istiyordu. Bilimsel bilgisinin yanında, deneyimlerinden de yararlanmak;       kendisini kabuğuna çekmiş, hayatı konusunda son derece ketum olan bu insanın derinlerine inmek istiyordu.
    Melek hoca, sahip olduğu bilgisel birikimlerini paylaşmak konusunda oldukça istekliydi. Yasemin’i hataları karşısında uyarıyor, yeni bilgileri öğretirken asla bıkkınlık gösterip kızmıyordu. Yasemin’e, kendisinin de onunla beraber yeni şeyler öğrendiğini söylüyor ve tüm bu şeylerden büyük keyif alıyordu.
    Ama söz konusu kendi yaşamı olunca oldukça ketumdu. Yasemin, hocası hakkında genel bilgilerden başka hiçbir şey bilmiyordu. Yalnızca evli olmadığını öğrenmişti, o kadar. Neden evlenmediğini sorduğunda, Melek sadece gülümsemekle yetinmiş ve nasip, demişti. Yasemin, oldukça meraklı bir insandı ama hocasının konuşmak istemediği konularda ısrar etmiyordu. Çünkü sadece böyle zamanlarda Melek, çok sinirli ve gergin oluyordu.
    Yasemin, hocasının bir derdi olduğunu hissetmişti. Hocasının çoğu zaman dalıp gittiğine ya da konuşmanın ortasında durgunlaştığına şahit olmuştu. Özellikle telefonda biriyle konuşurken beyaz yanakları aniden kıpkırmızı oluyordu. Kim olduğunu bilmiyordu ve çekindiği için de soramamıştı. Belki de hüzünlü bir aşk hikâyesiydi.
    Yasemin bu şekilde düşünürken Melek çoktan odasına girmiş ve artık engel olamadığı yazma dürtüsünü gidermek için bilgisayarının başına geçmişti. Konferans salonundayken aklından birden çok cümle geçmişti ama şimdi kafası bomboştu, yine de yazmak zorundaydı.

    Sana binlerce cümle kuruyorum ama bir tanesini bile söyleyemiyorum. Oysa öyle cümleler kurdum ki başı ‘sen’ ile başlayıp sonu ‘ben’  ile biten. Öyle cümleler kurdum ki başı kızgınlıkla başlayıp sonu affetme ile biten. Beni affettiğin çok cümleler kurdum. Sana her şeyi anlattığım, senin ise beni gülümseyerek izlediğin hayaller kurdum.
    Seni hep karşıma aldım, biliyor musun? Oturttum seni önüme, gözlerinin tam içine baktım. Hayal benim ya, gözlerini kaçırmadın benden, soru da sormadın. Sorduğun sorular ise bana ait sorulardı. Sormanı istediklerimdi. Her şeyi anlattım sana. Dedim ki ‘ Ben, ben değilim. Ben, eski ben hiç değilim. Çocuk değilim artık, doğru düşünebiliyorum. Neyin mümkün neyin mümkün olmadığını biliyorum. Neyi yanlış yaptım farkındayım. Korkma artık benden. Ben artık seni seven ben değilim. Çekinme gözlerime bakarken. Ben artık o gözlerde kendimi aramıyorum. Gördüğümün ötesini görmeye çalışmıyorum. Sadece eskisi gibi olalım istiyorum. Beni eskisi gibi düşün istiyorum. Ben hata yaptım, sen affet istiyorum.’ Sen hiç soru sormadın. Ben sana her şeyi anlattım. Sen ise sadece baktın. Ben tüm bunları duvarlara anlattım. Duvarlar yankı yaptı, kendi dediğimi kendim duydum.
    Sana binlerce cümle kurdum ama bir tanesini bile söyleyemedim. Oysa öyle cümleler kurdum ki öznesi ne sen ne de ben. Öyle cümleler ki ne bir kızgınlık ne de bir kırgınlık. Sadece pişmanlık. Öyle cümleler ki daha söylenmeden af dileyen.
    Sahi tüm bunları söylesem dinler miydin beni? Tıpkı düşlediğim gibi. Tüm bunları söylesem inanır mıydın bana? Ben inanıyorken sen inanır mıydın?

    Öğle ezanı tüm ihtişamı ile okunurken ellerini arkasında birleştirip esnedi. Boynunu ovdu. Yorulmuşum, diye geçirdi aklından. Çok bir şey yazmamıştı ama yazacağı cümleleri seçerken oldukça titiz davrandığı için zaman epey ilerlemişti. Oturduğu yerden kalktı ve belini kutlattı. Sırtı sızlıyordu.
    Ezan bittiğinde abdest almak için banyoya gitti. Kendine gelebilmek için yüzüne bol su serpti. Namaza durduğunda her şeyi yine unutmuş, yüce huzurda sadece kendisi ve Hz. Allah kalmıştı. Ağır ağır, büyük bir huşu içerisinde namaz kılıyordu. Secdede daha fazla kalmak için ‘Subhane Rabbiyel Ala’ kısmını dokuz kez söylüyordu.
    Namazı bitirdiğinde içini sabahki huzur kaplamıştı. Bu huzurun gitmesinden o kadar çok korkuyordu ki kapanmaya çalışan göz kapaklarını engellemedi bile. Üzerimdekileri bile çıkarmadan kendini yatağa attı. Göz kapakları tatlı bir yorgunlukla kapanırken açık kalmaya çalışan bilinci bir şeyi fark etti. Bu tatlı uyku O’ndan bir hediyeydi. Gözlerini kapamada önce gülümsemişti.

    Nerde olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu ama huzurluydu. Artık içinde zorunlu bir ihtiyaç yoktu. Sadece huzur vardı. Gözlerini tekrar kapatıp bu anın keyfini çıkaracaktı ki sinsice rüyasına üzülen ses, gözlerini açmasına neden olmuştu.
    ‘‘Neden yaptın bunu?’’ Bu sesi nerde olsa tanırdı. Ölümün kıyısında bile olsa, bu sesi tanırdı. Şimdide tanımıştı ama bu kez yanılmış olmayı diledi. İlk kez, yanılmış olmayı bu kadar çok istemişti. Ve ilk kez, onu hiç görmemiş olmayı dilemişti.
    Karşısında duruyordu işte. Mavi kot gömlek ve mavi kot pantolon giymişti. Gençti. Geçmiş zamandan fırlamış ve işte karşısındaydı.
    ‘‘Neden?’’ diye sordu tekrar. Gözleri kızgınlıkla bakıyordu.
Melek, yutkunmuştu. Kalbi o kadar hızlı gümbürdüyordu ki hiçbir şey söyleyemiyordu. Oturduğu yerden kalktı ama bacakları onu taşıyamayacak kadar çok titriyordu.
    ‘‘Sana soruyorum, Melek. Neden?’’
İsmini onun ağzından duymak ne kadar da acı veriyordu, Ya Rabb! Hele de böylesine sitem dolu, böylesine kırgınken. Ne söyleyecekti? Onca zaman kurduğu cümleleri, şimdi korkusuzca söyleme cesareti var mıydı? Tüm o cümleler şimdi neden ağzından çıkmıyordu? Dilinin ucuna kadar geliyordu da, neden devam etmiyordu.
    O, karşısında böyle sinirle dururken söyleyebileceği en uygun cümle neydi? Özür dilemek mi? Pişmanım demek mi? Hataydı demek mi? Ne diyecekti?
    ‘‘Ne neden?’’ diye sordu ansızın. Sorabileceği en saçma soru buydu galiba.
    ‘‘Dostluğumuzu neden mahvettin? Senden bunu asla beklemezdim!’’
Ah, bir de bana sorsan, diye düşündü Melek. Bilsen ne kadar pişmanım!
    ‘‘Susma! Onca şeyi bir çırpıda söyledikten sonra susma!’’
    Onca şeyi değil, sadece söylememem gereken cümleyi söyledim. Özür dilerim.
     ‘‘Bana olan sevgin, böyle bir sevgi miydi, Melek? Kabul görmeyeceğini bilmiyor muydun?’’
    Biliyordum, biliyordum. En başından beri biliyordum ama söylemezsem sana ihanet ederim, diye düşündüm. Sana karşı hep açık olmuştum. O zaman da öyleydi.
    ‘‘Neden sadece susmakla yetinmedin ki? Sadece susup duygularını bastırabilirdin!’’
    Nasıl sussaydım? İçimde bir volkan sürekli patlarken nasıl sussaydım? Beni engelle, istedim. İşler daha da kontrolümden çıkmadan beni durdur istedim!
    ‘‘Senden nefret ediyor olmam daha mı iyi?’’
    Benden nefret etme! Ben artık duygularımın yanlış olduğunu biliyorum ve aynı şeyleri hissetmiyorum. Sadece eskisi gibi olalım. Ben sana söylemeden önceki gibi.
    ‘‘Eskisi gibi olmanın ne bir anlamı var ne de bir olasılığı. Ben sana güvenemem bu saatten sonra. Sen de bana eskisi gibi bakamazsın zaten. Birbirimize utançla bakacağımıza, hiç bakmayalım daha iyi.’’
    Dur, ben daha bir şey söylemedim. Nereye? Beni burada, omzumda koca bir yükle bırakma! Beni affet! Dur, gitme!
    Durmuyordu. Gitmeyi kafaya koymuştu bir kere. İlla gidecekti. Nasıl izinsizce bu rüyaya süzüldüyse, yine izin almadan gidecekti. Melek ise put gibi donakalmış sadece izliyordu. Onun yerine çırpınan ise iç sesinden başkası değildi.

    Gözlerini açtı, Melek. İkindi ezanı henüz bitmişti. Hiçbir belirti göstermeden öylece tavana bakıyordu. Elleri, cansız iki nesne gibi yanına düşmüştü. Odadaki tek ses yüksek sesle atan kalbinin sesiydi.

    İlk belirti, gözlerinden sicim gibi inen gözyaşları olmuştu. Yaşları elinin tersi ile sildi ve ikindi namazını eda etmek üzere yataktan kalktı.


    Yazmak, huzur bulmak için... ve dua, amenna.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder