Aslında şu yazıyı yazıyor olmam bile,
takıntı derecemin büyüklüğünü, kendime olan güvenimin eksikliğini ve insanda
var olan ama ortaya çıkmayı bekleyen ben
buraya ait değilim duygusunun içimdeki yoğunluğunu ortaya koyuyor.
Uzun zamandır, oldukça uzun zamandır
yaşadığım bu mekândan gitmeyi istiyordum. Hem ruhen hem de bedenen bu eylemi
gerçekleştirmek arzusu tüm bedenimi kavuruyor, beni susuz bırakıyordu. İnkâr etmiyorum,
çoğu vakit delice bir arzu duyduğum bu eylemi yapamayacak olmanın verdiği hayal
kırıklığı ve çaresizlik, bedenimi sağanak yaşlarla sarsıyordu. Delirdiğimi,
delirmemiş olsam bile bir şekilde delireceğimi düşünüyordum. Çünkü ruhumda
gitmek fikri kalmak fikrinden daha baskındı ve her geçen gün gittikçe kök
salmak beni öldürüyordu. Ne cesaretim vardı ne de imkânım. Olduğum yerde kalmak
zorundaydım.
Tüm düşlerim, kurguladığım dünyaya
açılıyordu ve bu dünyaya açılan gözlerim kapanmak istiyordu. Yanlış anlaşılmasın!
İsyan etmiyorum, asla! Sadece mükemmel olan o varlıktan uzaklaşıyordum ve ona
varmak isterken yavaş ilerleyen adımlarım, bu sefer hızla ondan uzaklaşıyordu. Yorulmuştum
ve biliyordum ki yanlış yerdeydim. Tümüyle yanlışlığın içinde.
Sabahattin Ali’nin dediği gibi “Gitmek,
daha büyük kaçışların habercisidir.” Sadece bir gün için gitmek için kendime
izin veriyorum. Ne kadar uzağa gidebilirim, emin değilim. Ne kadar süre bu
karmaşa ortamından uzak kalabilirim, bilmiyorum. Sadece… Gitmek istiyorum.
Hep gitmek istedim. Tezer Özlü gibi “Yaşamı
gitmek olarak algılıyorum.” Gitmek, kitaba, kente, şiire, içe, öze, dışa. Varlığın
ne kadar büyük olduğunu kavradığını sanacak ama her adımda, daha büyük olduğunu
görüp hayret edecek kadar uzağa gitmek.
İyi bir okulum, aç ve açıkta kalmayacak
kadar param, sıkıntıları atlatabilen bir ailem var. Hamdolsun. Ama tüm iyi
niyetlerim kursağımda kalmışken yutkunurken neden ağlıyorum, anlıyor musun? Hayatım
fazlalıklarla dolu ve bunca yükle öldükten sonra nasıl kendimi savunabilirim
düşüncesinin korkusu içindeyim ve aksi gibi her an ölebilirim, herkes gibi. Yarılanmış
ama tamamlanmamış ve asla tam olmayacak şeyleri, tüm çarpık düşünceleri,
zehirli bir sarmaşık gibi iliklere işleyen anlamsız fikirleri, sanki hiç
düşünülmemiş, sorun edilmemiş gibi bırakıp öleceğim/z. Belki de burada
kaybettiğim Öz’ü orada bulacağım. Lâkin ya geç olursa?
Ölmek düşüncesi değil korkutucu olan. Asıl dayanılmaz
şey ertelediğim her iyinin, öldükten
sonra kötü olarak karşıma çıkacak
olması.
Hâlâ neden gidiyorum, öyle mi? Çünkü gitmeliyim.
Gitmezsem kayıpların içinde keenlemyekûn olacağım. Durun bir dakika! İstediğim de
bu değil mi, zaten? Keenlemyekûn olmak. Öyleyse neden…
Sanırım, ne istediğini bilmeyen boş bir
bedenden fazlası değilim. Ne diyeyim, umulur ki ruhumu bulup geri dönerim.
Akşam güneşi batarken zorlanıp gök ve
yerin buluştuğunu sanan gözlerin ulaştığı en son çizgiyi kırmızı bir renge
bürürken beyaz badanalı evin içindeki kadın, yarı bilinçsiz bir halde hâlâ duvarı
izlemekteydi. Beyninin açık olan kısmı, bu halde olmasının ne kadar yanlış
olduğunu haykırırken beyninin kendini kapatmış kısmı ise cevap vermekten
acizdi. Bu yaptığının, bu halde olmasının ne kadar anlamsız olduğunu kendisi de
biliyordu, aslında. Ama yüreğinin üzerinde çöreklenen acıyı ve pişmanlığı
görmezden gelecek kadar cesur değildi. Bu pişmanlığı yok edecek kadar da cesur
değildi. Bu durumda olmasının esas nedeni buydu ya. İki türlü de cesareti
yoktu. Yirmi beş yılı aşkın süredir bu pişmanlık dolu zihinle yaşamasının
nedeni buydu.
Gözleri canlılık belirtisi gösterip yaşlarla dolarken gözlerini uzun
zamandan sonra ilk defa kırptı. Yerinden kalkarken avucunun içindeki sigara
paketi yere düştü ve hiç içilmemiş sigaralar yere saçıldı. Ayakları ile onları
ezip pencereye doğru ilerledi ve batmakta olan güneşin ihtişamı ile dolan
gökyüzüne bakıp hıçkırıklarının çoğalmasına izin verdi. Bu pişmanlık ile
yaşayamayacak kadar yorgundu. Dönüp gidebilmesi için, içinde patlayan cümleleri
akıtmak zorundaydı.
Yirmi beş yıl.
Yirmi
beş yıl, bu pişmanlık ile yaşadım ve artık yorgunum. Ne sana gelmeye cesaretim
var, ne de senden gitmeye. Ama ruhum, bedenimden daha yaşlı, daha yorgun. Artık
bu pişmanlığın peşinden koşmak, bir yaprak misali savrulmak istemiyorum. Ne olacaksa
olsun, diyorum. Tıpkı yirmi beş yıl önceki gibi. Ama bunu düşünmek için oldukça
uzun zamanım oldu. Yirmi beş yıl kadar ve bunu yapacağım. Çünkü ben yapamadan
sen gidersen, nasıl yaşamaya devam ederim emin değilim.
Melek, ani bir kararla elinin tersiyle
gözyaşlarını sildi ve yerde duran çantasını kaptığı gibi kapıya koştu. Şimdi oraya
gitmesini yargılayacak olanlar olsa bile, umursamıyordu. İnsanların düşüncelerini
umursamayacak kadar yaşamıştı. Nasıl ki yıllar önce yurtdışına yerleşip
sessizlik içinde yaşadıysa ve onca insanın geri dön demesine rağmen dönmediyse,
şimdi de istediğini yapacaktı. Nasıl ki buraya tekrar dönmeyi kendisi
istediyse, şimdi de oraya gitmeyi istiyordu ve yoldan geçen minibüsü durdurup
binerken hiç tereddüt etmedi.
Boş bulduğu koltuğa usulca oturup başörtüsünün yakalarını düzeltti ve
derin bir nefes aldı. Onu gördüğünde nasıl hissedeceği hakkında bir öngörüsü
yoktu. Aslında, onu gördüğünde, hiçbir şey hissetmiyor olmak biriktirdiği
şeyleri söylemeyi daha cazip kılacaktı.
Adını duyduğumda, yüzünü
gördüğümde yani senle ilgili herhangi bir hareketlenme olduğunda çevremde,
kalbimin nasıl tepkiler verdiğini bilsen, beni affeder miydin, emin değilim. Gerçi,
neden böyle bir tepki verdiğimi ben de çözemedim. Belki utançtan dolayı, belki
de hâlâ eskide takılıp kaldığım için. Sen çoktan unutmuş olabilirsin,
yaşananları. Ama benim hep aklımda. Varlığının varlık kazandığı her anda, her
zerrede; yaptığım her şey, yaşanan her şey sanki hiç silinmemiş gibi
beliriveriyor. Bu duyguyla yaşamak ne kadar zor, biliyor musun? Sanmıyorum. Bu hikâyede
hayatına devam eden kişi sensin. Ben ise mazide yaşamak zorunda olan. Ama seni
suçlamıyorum çünkü bu benim hatam.
Şimdi tüm korkularımı bir kenara bırakıp
sana geliyorum. Bu cesareti ise başka bir korkudan aldığımın bilincinde olarak.
Bir keresinde, bir korkuyu yok etmenin yolunun başka bir korku olduğunu
okumuştum. Şimdi ne demek istendiğini daha iyi anlıyorum. Senin varlığının
tümüyle yok olması korkusu, benim varlığımın senin gözünde tümüyle yok olması
korkusuna baskın çıktı.
Sana söyleyeceklerim her şeyi daha da iyi
yapabilir ve her şeyi daha da kötü de. Ama artık bana ait olmayan bu cümleleri,
sahibine vermeliyim.
Yollar artık daha kısa sürüyordu. Minibüsten
inip de ona ulaşacak olan yokuşu tırmanmaya başladığında, fark etti. Hava kararmıştı
ve köpeklerin ürperten havlayışları kulakları dolduruyordu. Yer yer karanlık
olan bu taşlı köy yolunda ilerlerken gecenin illüzyonunun kendisine şov
yapmasına izin verdi.
İşte, şurada yan yana yürüyen, konuşan ve gülen kendisi ve o idi.
Şurada karşılıklı durup birbirlerine gülümseyen iki kişi, o ve
kendisiydi.
Şu karşıdan gelen otomobilin içindeki iki kişiden biri o, diğeri
kendisiydi. Sahi nasıl bu kadar çok anı birikmişti? Sadece birkaç yıl içinde? Bu
birkaç anı, yirmi beş yılını zehir etmişti.
Yolun sonuna geldiğini isminin seslenilmesiyle anladı. Bilge, yıllara
rağmen değişmeyen fiziği ve güzelliği ile karşıdan geliyordu. Hayır, koşuyordu.
“Melek!” diye atıldı.
Aynı yaşta olmalarına rağmen, oldukça farklılardı. Melek, yaşından daha
büyük gösteriyordu. Gözleri yorgunluğunun kanıtı olarak açılıp kapanmakta
zorlanırken, Bilge hâlâ gençti.
“Gelmeyeceğim, demiştin. Ne çok özlemişim, seni.” diye devam etti, Bilge.
Hiçbir dönüt alamayınca geri çekilip Melek’in yüzüne baktı. Hissiz.
“Melek?”
“Sadece onu görmeliyim, Bilge.”
Başını salladı, Bilge ve Melek’in koluna girerek onu eve doğru
çekiştirdi. Anılar da onunla gelmekteydi.
İçeri girdiklerinde, odada var olan herkesin yüzünde bir şaşkınlık
oluşmuştu. Birbirine dönen yüzler, açılıp kapanan ağızlar ve söylenemeyen
cümleler. Melek, hiçbirini görmüyordu. Yaşamaktan yorulur muydu, insan? Yorulmuştu.
Hep başkaları için yaşayıp kendini geri plana atmaktan dolayı yorgundu.
Bilge, Melek’i ‘onun’ odasına doğru götürürken kendi boylarında biri
engel oldu. Melek, yüzüne bakmasa da onun kim olduğunu biliyordu. Yıllar önce
tüm pişmanlığını anlatma cesaretine sahip olup da bu odanın önüne kadar
geldiğinde, yine aynı kişi tarafından engellenmişti. O zamanlar, nişanlı sıfatıyla
yapmıştı bunu. Şimdi ise evli olduğu kadın sıfatıyla yapıyordu.
O zaman, karşısına dikilmiş bu kadını dinleyip geri dönmüş ve içindeki
cehennem on beş yıl daha ruhunu yakmıştı. Şimdi de aynı şeyin olmasına izin
verip yanmayacaktı. Gözlerini kendisine nefretle bakan kadına çevirip sağ
elinin tersiyle onu itmeden önce konuşmuştu.
“Bu hatayı bir daha yapmayacağım.”
Odanın kapısını açıp sağ ayağı ile ilk adımı attı ve kapıyı herkese
kapatıp dizlerinin üzerine düştü.
Sana geldim. Özür dilemek için. Ama
karşıma nişanlın çıktı ve aranıza girmemem gerektiğini söyledi. Oysaki amacım
sonsuza kadar aranızdan çıkmak ve neden olduğum bu yanlış anlaşılmaya bir son
vermekti. Lâkin yapamadım. Nişanlın, ne kadar kötü ve yüzsüz biri olduğumu
söyleyip yüzüme asla hak etmediğim o tokadı geçirdiğinde, geri döndüm. Ahımı,
hakkımı ve cesaretimi bu odanın eşiğine bırakarak geri döndüm. Şimdi ise
bıraktığım her şeyi alarak içeri girdim ve yıllarca önce yapmam gereken o
konuşmayı yapmak için tekrar buradayım. Sanki kırk yaşında değil de on beş
yaşındayım. Sanki yirmi beş yıl öncesindeyim.
Sanki
ne kadar zamanımızın kaldığını biliyormuşuz gibi erteliyoruz, önemli olan
meseleleri. Bir saniye sonrasında, hayır, bir an sonrasında dahi ne olacağını
bilmezken, belirsiz zamanlara atıyoruz, aflarımızı, sevgilerimizi ve en
önemlisi kendimizi. Veda etmeye zamanımız olmayacak ölürken. Sevdiğimizi söylemeye…
Söylemekten nefret ettiğimiz özür kelimelerini söylemek için can atacağız belki
de, son nefesimiz ağzımızdan çıkış yolu ararken ve her şey için geç olacak,
nefes havaya karıştığında.
Uzadıkça uzuyor yollar ve ben henüz
söylemediğim kelimelerin ağırlığıyla oturduğum yerde sabit durmakta
zorlanıyorum. Koşsam daha çabuk gidecek gibiyim, havada süzülen şu koca
binekten. 12 saatlik yol, 5 saate düşüyor ama yetmiyor. Vakit çok az. Öyle az
ki bir kerecik derin bir nefes alsam, son bulacak. Ve ben henüz adım atmaya
dahi korktuğum o köprüden düşeceğim. Ateşe. Pişmanlığın kül edici ateşine.
Sanki bir sinema salonunda, ortalarda
bir koltuğa oturmuş, başrolünde kendisinin olduğu hayat filmini izliyordu.
Öylesine hissizdi, havada geçen bir saatlik yolculuğun ardından. Komutları
yerine getiriyor, yürüyor, duruyor, görüyor ama hissetmiyordu. Ağlamaktan
dolayı şişmiş gözlerindeki kırmızılığa inat, hiçbir renk yoktu. Âşık olduğu
memleketine gitmek için bindiği otobüsün camından dışarı manasız bakışlarla
bakarken hızla geçip giden yeşilin ya da mavinin bir rengi yoktu. Ankara’da
bulamadığı huzuru, henüz Artvin il sınırı tabelasını görmesine rağmen
hissetmesinin şu an için bir önemi yoktu. Aşina olduğu yüzleri görüyor, sesleri
duyuyordu ama hepsi bu kadardı işte. Artvin’e duyduğu tarifsiz özlem, ‘o’
kişiye duyduğu endişeden ötürü, bir hiçe dönüşüyordu.
Yılan gibi kıvrılan yolları tırmanıp dağın zirvesine ulaştı. Cankurtaran
geçidini gördü. Çocukluğunun tanıdık rengindeydi. Yer yer dökülmüş pembemsi
boya, uçurumun korkutuculuğunu gizliyor, sıcak bir merhaba yolluyordu. Sonra
yollar aşağı dönüyordu. Sağ taraf uçurum. Sol taraf bolca yeşil. İşte şu yol
kestirme yol. Eski orman yolu. Çocukluğunun gizli yolu.
Sağlı sollu tek tük evler. Köye yaklaşmış olmalı. Önce nereye gitmeli?
Kendi evine mi, yoksa ona mı? Çok eskiden sağlık ocağı olan ama şimdilerde
tünel yapımı için çalışan işçilerin evi olarak kullanılan grimsi, soğuk beton
yığınını gördü. Bedeni yukarı meyletti.
“Müsait bir yerde!”
Bir toz bulutu bırakarak yoluna devam eden otobüsün arkasından baktı.
Sonra da yıllardır uğramadığı köyüne. Her şey aynı aslında. Değişen bir tek
kendisi, değişmeyen duygularının aksine.
Asfalt yola çıktı ve yürümeye başladı. Taş köprüden geçti. İki katlı
beyaz badanalı eve baktı. Yıllar önce aşırı yağışlardan dolayı dereler taşmış,
topraklar göçmüştü ve çoğu kişi evini bırakıp daha büyük şehirlere yerleşmişti.
Hopa-Borçka yolunu kısaltan tünelin yapımından sonra buraya kimse uğramamıştı.
Ailesi ise kendi büyüklerinin vefatından sonra yaz tatillerinin son ayı dışında
buraya hiç gelmezlerdi.
Köy, terk edilmişti.
Kendisinin yapmadığının aksine köy ahalisi, burayı terk etmişti.
Çocukluğunun, gençliğinin ve yaz günlerinin geçtiği iki katlı eve uzunca
baktı. ‘L’ şeklindeki beton merdivenleri, ağır adımlarla çıktı. Küçük el
bavulunu merdiven başına bırakmıştı. Elleri, boyası dökülmüş sarı renkli demir
tırabzanı okşarken ayakları kahverengi ahşap kapıya yöneldi. Pencerenin kenarındaki
anahtarı alıp kapıyı açtı ve eskiye adım attı.
Karşısında pencere ile kapatılmış balkon ve balkon sonundaki koyu kahve
kapı vardı. Onlara kısa bir bakış atıp sol taraftaki ana kapıya yöneldi. Kapı gıcırdayarak
açıldı ve ana salon kendini ifşa etti. Sağlı sollu iki kapı daha vardı ve
koltukların üzeri beyaz örtüyle kapanmıştı. Kendini onlardan birine attı.
Kaç yıl geçmiş aradan ama ben, hep
aynı zaman dilimindeyim. Eğer önümde bir kapı varsa, ben eşikten geçmeye
cesareti olmayan bir yitik olduğum için o kapıyı asla itemeyeceğim. Gelecekte ne
yapacaksın, diye soruyorlar bana ama bilmiyorlar ki ben, geçmişte kalakaldım. Sürekli
geriye dönüyor, düzeltmeye çalışıyor ama yapamıyordum. Kısır döngü.
Bazen geçmişe gidip iki dedemden birini
öldürmek istiyorum. Böylelikle annem ya da babam dünyaya gelmeyecek,
dolayısıyla da ben. Ama eğer birini öldürürsem gelecekte var olmayacaktım ve
sonra onlardan birini öldürmek için gelemeyecektim. Ne yapmalıydım, öyleyse? Ölmeye
razı olacak kadar korkak mıydım? Madem öyle neden onca yolu gelmiştim?
Bilinçsiz bir şekilde durup boyası
dökülmüş duvarlara anlamsızca bakıyordu. Sahi, niye gelmişti? Telefonu titredi.
“Alo?” dedi çatlayan sesiyle.
“Geldim.” diye devam etti. “Ama henüz oraya gelmeyeceğim, Bilge. Biliyorum.
Zamanım çok az ama yapamam. Bu halde oraya gelmem saçma olur. Biraz dinleneyim
önce, geleceğim, peki. Selametle.”
Telefon elinden düştü.
Zamana bırakılan her şeyin ölmesi
lazımken sen nasıl böylesine canlısın? Aktif bir volkan gibi sana dair her şey.
Duruyor, duruyor. Uzun yıllar boyunca sessiz kalıyor. İnsanlar, yaşamlarını
oraya yerleştiriyor ve orada yeşeriyor. Öyle bir hâl ki herkes yanardağın
varlığını unutmuş ve planlar yapmış. Sonra kış uykusundan uyanan bir hayvan
gibi titremeye başlıyor. Açlığını bastırmak için önüne gelene saldırıyor,
düzeni kargaşaya sürüyor.
Sana dair her şeyi gömüyorum, ya da öyle
sanıyorum. Pişmanlığımı bile unutuyorum ama sonra ansızın bir hayalet gömdüğüm
yeri patlatıyor ve anılar, insan parçaları gibi yere dağılıyor.
Melek, kol çantasına uzanıp açılmış
lakin içilmemiş sigara paketini aldı. Dudaklarının arasına koydu, iğreti
durmasını umursamadan. Çakmağı aradı. Sonra vazgeçip bıraktı. Parmak uçları ile
sigaranın ucuna dokundu, tütüne. Ellerindeki ateş ile yakabilirmiş gibi uzunca
dokundu.
Sigarayı sevmezdim ama
bağlandığımda, beni bırakmayacak tek şeyin o olduğunu anladığımdan beri
sigaraya aşığım. Hiç yakmıyorum ama. Dudaklarımın arasında duruyor öylece. O bana
âşık, zannımca, öyle hissediyorum. Sırf hissediyorum diye onu yakamıyorum. Ya yaktığımda,
aslında hissimin yanlış olduğunu anlarsam… Ya yine yanılırsam… Böyle bir
pişmanlığa tekrar hazır mıyım?
“Bir insanı unutmak, bir insandan vazgeçmek, bir insanı hayatından sonsuza kadar çıkarmak zorunda kaldın mı hiç?”
Ve sonra başka bir şair ekliyor;
“Bağlanmayacaksın öyle, körü körüne!”
Yaptığım en büyük hatanın, bir insana körü körüne bağlanmak olduğunun farkındayım. Daima farkındaydım ve bu hatayı sürekli tekrar ederken de farkında olacağım. Üstelik ulaşamayacağım kadar uzağımda olan bir insana bağlanmanın yanlışlığını kendime defalarca hatırlattım ama kendi sözlerim bir kulağımdan girip ötekinden çıkarak hiçbir etki yaratmıyordu. Yanlışlığını kalbimin en derinliklerinde hissediyor, hatamın büyüklüğünü kuru(ya)mayan gözyaşlarımdan anlayabiliyordum. Lâkin -buna acıyı sevmek mi denir bilemiyorum- ruhuma gittikçe yerleşen bu sarmaşıktan memnundum. Tüm ruhumu ele geçirircesine büyüyen bilinçaltımın başkenti rüyalarıma süzülen ve hayalle gerçeği karıştırmama neden olan bu sarmaşık, tüm neşemi sömürüyordu ama ben bunu göremiyordum. Çünkü bu sarmaşığın beni ele geçirmesine neden olan gülümseme, mutsuz olduğum anlarda gülmeme yardımcı oluyordu. Bu zehri bilmeden içime salan kişi, aynı zamanda panzehrim de oluyordu.
Tesadüfi bir başlangıçtı, öyle kalması gerekiyordu. Kalbimdeki gizli kapı tıklatıldığında, o hissi içeri almak gibi bir hata yapmamalıydım. Bu zamana kadar koruduğum ve kırılmasından ölesiye korktuğum ‘özümü’ kendi ellerimle düşman olduğunu bildiğim duyguya teslim etmemeliydim. Ama iznimi isteyen ‘o’ hissin aksine, sanki çok önceden de tanıyormuşum hissi iznimi istemeden beynime süzülmüştü.
Bu kadar ilerlememesi gerekiyordu. İzledikçe, dinledikçe, okudukça her bir adımda, artık geri dönülemez bir yola girmiş gibi hissetmiştim. Yolun sonunda ne vardı, belli değildi. Belki de kocaman bir kara delik vardı ve ben yürüdükçe ona ulaşıp yok olacaktım. Belki de… Belki de göz kamaştırıcı bir aydınlık vardı ve ben yolun sonunda ‘aradıklarımı’ bulacaktım.
Lâkin aradıklarımı bulmaktan ziyade, sahip olduklarımı da kaybettim. Olmak istediğim kişiden koşar adım uzaklaşıp olmak istemediğime yönelmiştim. Eksik bir yapbozum vardı. ‘Onun’, ‘o hissin’, ‘o yolun’ eksik parçalarımı bulmaya yardım edeceğini sandım… Aptallık! Yoldayken, bir de baktım ki elimdeki parçalarım da kaybolmuş. Eksiklik, büsbütün bir yokluğa dönüşmüş!
Zamanla, ona bağlanmak bana sadece acı vermeye başladığında, içinde bulunduğum mutluluk kafesinden çıkıp gerçekliğe adım attım. Bir çöldeydim. İçimin sulanmayı unutmuş kurak toraklarında, bir vahaya dahi rastlayamayacak kadar aciz bir haleydim. Kulaklarımda hâlâ onun meleksi sesi vardı ama Şeytan da bir melekti. Ben bu haldeydim, peki o? Sonra kendi kendime dedim ki, bilmiyor. Bilse de bir önemi olmayacaktı. Onca insan içerisinden beni görüp gözyaşlarımı fark edemeyecekti. Fark etse bile, bakalım, silecek miydi?
Kurguladığım hayalin temeli hızla çökmeye başladığında, gördüğüm rüyanın etkisi hâlâ üzerimdeydi. Onun ağlamasıyla, ağlıyor; gülmesiyle gülüyordum. Bazı insanlar nefret ediyordu ondan ve ben ondan nefret eden insanlardan nefret ediyordum. Herkes onu sevmeliydi, o daima gülümsemeliydi.
Bana o kadar benziyordu ki… Dudakları gülümsüyordu ama gözleri yorgundu. Omuzlarında var olan ve kimsenin göremediği ya da önemsemediği kamburu görebiliyordum ve bu artık bir hastalık olmuştu. Ruhumun çatlaklarından sızan zehirli sarmaşıklar, vücudumu uyuşturuyor, çürütüyordu. Ondan vazgeçmeliydim. Bunun için ilk olarak hikâyemin başkarakteri olmasına izin verdim. Bitince o da bitecekti elbet. Ama sona yaklaştıkça azalması gereken yerde çoğalan yangın, çürümeye başlayan ‘ben’i yakıyor, küle döndürüyordu. Devam edersem eğer, benden geriye hiçbir şey kalmayacaktı.
Onun bu kadar içime işlemesine izin veren bendim. Bu yüzden, onun gitmesine de izin verecek olan kişi bendim. Belleğimde, ona ait ne varsa, her şeyi silmek söylemesi kolay geliyordu ama fiiliyata dökmek bir uzvunu söküp atmak kadar acı vericiydi. Ama insanoğlu çektiği acıları unutmakta ustaydı. Elekten farkı olmayan beynimiz zamanla daha yaşanılır kılacaktı, çoğu şeyi. Ve artık maziyi hatırlarken anılar, bir tülün altından bakıyormuş gibi belirsiz olacaktı. Duygular unutuluyordu, eğer unutulmazsa, nasıl yeniden sevebilir, nasıl yeniden ayağa kalkıp acıyan yerleri görmezden gelip yürüyebilirdik? Unutmamış olsaydık, tekrar cesaret edebilir miydik, acıların üstüne gitmeye, riskler almaya? Unutmak denen fiil, insana bahşedilmemiş olsaydı, aynı hata defalarca yapılmazdı.
Nisyan, insandan geliyordu, sonuçta.
Şimdi… Duygusuzluğun başlangıcında, başlattığım bu savaşı kazanmak için çabalıyorum.
İlk başta saatin kaç olduğunu duydum. On ikiyi
biraz geçmiş, yani ertesi gün olmuştu. Sonra takvimle buluştu gözlerim.
24 Mayıs…
Bugünün benim için önemli olduğunu fark
ettim, o anda.
Önemliydi, çünkü bugün benim için kıymetli
birinin doğum günüydü.
Cennetten gönderilmiş bir meleğin doğum
günü.
İsminin ilk hecesi gibi ulaştığı her yeri
ve kıymetini bile herkesi aydınlatacak bir ‘Nur’a sahipti.
İsminin son hecesi gibi varlığa anlam katan
bir ‘Can’a sahipti.
Nur’a
sahip bir Can.
Can’a sahip bir Nur.
‘Nurcan.’
Herkesin farklı bir önemi vardır, insan
kalbinde. Herkes sevilir ama herkes aynı sevilmez. Gelecek ne getirir,
bilinmez. Belki pişman olunur, belki unutulur ya da hep aynı olur. Ne olur
bilmiyorum ama şunu biliyorum ki ‘Bazı
insanlar aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, araya ne kadar mesafe girerse
girsin, tekrar karşılaşıldığında, hep aynı hissettirir. Her şey ilk günkü gibi
değildir, her şey en çok muhabbet beslediğin zaman gibidir.’
Bazen nedensiz bir düşünce beynime süzülüyor.
Bir acaba çeliyor aklımı. Ama diyorum ki önemli değil. Benim duyduğum muhabbet
bana, onunki ona. Karşılıklı bir menfaat beklemiyorum. Ben seviyorum, o da
sevsin, demiyorum. Diyemem. Çünkü o zaman samimiyetten riyaya giden bir yola
girerim ve sözlerim, doğrudan ziyade yalan olur. Lâkin ben, her ne kadar senin
karşında konuşmayı unutsam da, açık sözlüyümdür. Kalbimi tüm berraklığıyla
çıkarıp koyuyorum.
‘‘Bu sıralar oldukça yorgun görüyorum
sizi, hocam. İyi misiniz?’’ diye sordu Yasemin. Taksi ile havaalanına
gidiyorlardı.
‘‘Sadece uyumakta zorlanıyorum, hepsi bu. Önemli bir şey değil.’’ Melek,
kendisinin de inanmadığı bu sözlere Yasemin’in inanmasını beklerken göz ucuyla
ona baktı. Yasemin başını sallamıştı ama kaşlarının ortasındaki çizgi
inanmadığını ifade ediyordu.
‘‘Benden daha tecrübeli olabilirsiniz ama
belki yardımcı olabileceğim bir nokta vardır. Bana anlatabilirsiniz.’’ dedi
Yasemin. Gülümsemesi sıcacıktı.
Melek, gülümseyerek başını iki yana salladı ve başını cama döndürmeden
önce ‘‘Bazı şeyler söylenmemelidir.’’ dedi. Oysaki her şeyi anlatmak istiyordu.
Delicesine bir cesaretle herkesi karşısına almak, herkese avazı çıktığı kadar
bağırıp onlar dinlemeseler bile konuşmak istiyordu. Sonra içlerinden birisinin
çıkıp mesajı asıl sahibine ulaştırmasını istiyordu. Çünkü her ne kadar
delicesine bir cesareti olsa bile, var olan cesaret onun karşısına çıkmaya
yetmiyordu, işte. Herkesten özür dileyebilir, yaptığı her hata için af
dileyebilirdi ama söz konusu ‘o’ olduğunda, kelimeler tükeniyor, sesler
sandıklara çekiliyordu.
Aslında her şeyi Yasemin’e söylemek isterdi. Neden böyle durgun
olduğunu, neden yorgun olduğunu. Ama ona söylemek kendisine yardımcı olmayacak,
mesaj asıl sahibine ulaşmayacaktı ve boşuna Yasemin’in zihninde kalabalık
yapacaktı.
Herkese her şeyin söylenmemesi gerektiğini çok uzun zaman önce fark
etmişti. Çok… Çok uzun zaman önce. Henüz hareketinin hata olduğunu bile fark
etmeden önce.
Hava kararmış, gece etrafa hâkim olmuştu. Akşam namazını eda edip
bavullarını teslim ettiler ve güvenlik noktasından geçip uçağın gelmesini
beklemek için turuncu koltuklara oturdular.
‘‘Daha önce Azerbaycan’a gittin mi, Yasemin?’’
Yasemin başını iki yana salladı. ‘‘Hayır, hocam. Bu ilk olacak. Siz
gittiniz mi?’’
‘‘Çok. Fırsat buldukça gitmeye çalışırım. Özellikle Bakü’yü oldukça
severim. Seminerden fırsat kalırsa, sana Bakü’yü gezdiririm.’’
‘‘İnşallah, hocam.’’ Gülüştüler.
Melek, aniden çalan telefonla bir an için yerinden zıplasa da, telefonun
bulunduğu gözü açtı ve numaraya kısaca baktıktan sonra cevap verdi.
‘‘Alo?’’
Yasemin, hattın öbür ucundaki kişinin hızla bir şeyler anlattığını
duyuyordu. Karşı tarafın her bir kelimesinden sonra Melek’in gözleri daha da
açılıyor, kaşları şaşkınlıkla yukarı kalkıyordu. Beyaz tenine hastalıklı bir
sarı peyda oluyordu. Ahizenin ucundaki kişi ne diyordu bilinmez ama hiç iyi
şeyler demediği kesindi.
‘‘N-ne?’’ Yüzünün rengi atmıştı. Tüm vücudundan kanı çekilmişti, sanki.
Oturmuyor olsaydı, düşebilirdi, zira ayaklarının gücü artık bedenini taşıyamazdı.
Yasemin, endişeyle hocasına doğru dönerken çantasından su şişesini
çıkardı.
‘‘Hocam, iyi misiniz?’’
Morarmaya başlayan dudakları, iyi olmadığını söylüyordu. Telefon,
boşlukta bir iple asılıymış da ip bir an da kopmuş gibi yere düşmüştü. Melek’in
odağını kaybettiği gözleri, duyduğu şeyi sindirebilmek için fırıldak misali
dönüyordu.
Hayır, dışarda kocaman bir
sessizlik, içinde devasa bir gürültü vardı. Hayır,
henüz değil. Şimdi değil. Allah’ım, biraz daha zaman ver. Hazır değilim.
Ayağa kalktı, hızla. Hangi tarafa koşsa
erken varırdı? Nereye koşsa doğru yere çıkardı? Etrafına bakındı. Yasemin!
Görüntüydü sadece. Ağzı açılıp kapanıyor ama hiçbir ses duyulmuyordu.
Daha özür dileyemedim. Henüz
helallik isteyemedim. Hayır, hayır! Lütfen!
Bir adım attı. Sonra bir adım. Kolunu
tutan bir engel vardı. Silkindi ama engel ordaydı. Dönüp baktı. Yasemin!
Görüntü vardı ama ses neredeydi?! Ne anlatmak istiyordu? Neden kaşları
çatılmıştı ve neden ağzı hızla açılıp kapanıyordu?
Sen varken sonsuz bir azap
çekiyordum. Ama ümidim vardı. Affetmenin ümidi. O ümidimi elimden alma!
Etrafında döndü. Şimdi her şey
kaplumbağa yavaşlığındaydı. Dünya dönüyordu ama çok yavaştı. Kendisi hıphızlı.
Yasemin yavaş.
Ellerini başına koydu. Gözlerini kapattı. Bir çığlık duydu. ‘‘Hayır!’’
Sonra anladı. Sesin sahibi kendisi. Bayılmıştı.
Gözlerini açtığında, kendini daha önce görmediği bir yerde buldu. Sol
kolu dirseğine kadar sıvanmış, başörtüsünün yakaları açılmıştı. Bonesinin
kaydığını ve saç diplerinin göründüğünü hissediyordu. Toparlanmak için
doğrulmaya çalıştı ama şiddetli baş ağrısı ve akabindeki baş dönmesi onu tekrar
uzanmaya zorladı. Sol koluna takılmış olan iğneyi göz ucuyla takip edince
neredeyse bitmekte olan serumu fark etti.
‘‘Hocam?’’ Sesin sahibini tanıyordu. Yasemin’i görebilmek için başını
döndürdü.
‘‘Yasemin...’’
‘‘İyi misiniz?’’
‘‘Neredeyim ben, ne oldu?’’
‘‘Bayıldınız, hocam. Şimdi de havaalanının revirindeyiz.’’
Bayıldınız? Neden?
Yasemin devam etti. ‘‘Seminerin yapımcısını arayıp durumu haber verdim.
Geçmiş olsun dileklerini sundular. Bu halde yolculuk yapmazsınız diye
düşündüm.’’
Yapmam… ama bu halde olduğum için
değil. Başka bir nedeni var ama ne?
‘‘Doktora haber verdim. Birazdan gelecektir.
Çok korkuttunuz, hocam beni. Telefonla konuştuktan sonra bayıldınız.’’
Telefonla konuştuktan sonra mı? Ne
konuştum? Kimle?
‘‘Telefon elinizden düştü ama bir şey olmadı.
İşte, telefonunuz.’’
Elimden düşecek kadar kötü ne
olmuş olabilir? Yasemin, telefonu uzatıyor. Almalıyım galiba.
Melek, sağ elini uzatıyor ve telefon
avuçtaki yerini alıyor. Telefondan yayılan bir sıcaklık dalgası önce avucunu
ısıtıyor, sonra tüm kolunu. Sağ yanı anlıyor önce, sonra sol yanı ve telefon
elinden tekrar düşüyor.
Hatırlıyordu.
İlk duyduğu andaki gibi bir şok dalgası tüm bedenine yayılıyordu. Ama bu
sefer tecrübeliydi. Yavaşça kalktı yerinden. Gözyaşları akmak için izin
beklerken Melek o izni onlara vermeden bileğindeki iğneyi çıkarmaya
çalışıyordu. İğne su sızdırıyor, sedyeyi ıslatıyordu. Asi olan gözyaşları ise
izinsizce boynuna akıyordu. Başörtüsünün yakalarını düzeltti. Kolunu örttü. Bonesini
düzeltti. Ağlıyordu da. Yasemin ise şaşkındı.
‘‘H-hocam-’’
‘‘Buradaki geri kalan işlemleri sen halletsen, sana yük olmuş olur
muyum?’’
Yasemin başını iki yana salladı.
Melek, revirden çıktı ve nereye gideceğini bilmez bir halde yürümeye
başladı.
‘‘Bilet alacağım.’’ dedi birine. Tarif edilen yöne gitti. Yol uzadıkça
uzadı.
Ben gelene kadar dayan, lütfen.
Sonunda vardı. Ellerini masaya dayadı.
‘‘Bilet istiyorum.’’ dedi. Görevli ona garipçe baktı.
‘‘Bilet.’’ dedi tekrar.
Ekledi. ‘‘Gitmeliyim. Hemen.’’
Sustu. İçi konuştu.
Gitmeliyim yoksa çok geç kalmış
olacağım. Hayır, ben de öleceğim! Ben, gitmeliyim ama nasıl? Hatalar varsa affola...
‘Beronasen beri na vorti skani. Sin domcvi
do domxali gyuli ckimi…’
Çocukluktan
beri, ben senindim. Sen, yaktın kül ettin beni, gülüm.
Dil ne olursa
olsun, sevdanın, acının, yangının kelimeleri hep aynı. Kelimeleri insanlar
oluşturdu, araya mesafeler koymak istedi çünkü ama hisler, hiçbir insanın
değiştiremeyeceği kadar evrenseldi. Dünyanın neresinde olursa olsun,
kavuşamamamın acısı aynı hissedilir. Bülbül, her dilde aynı gözyaşı ile ağlar. Gül
ise aynı acıyla kıvranır. Gül ve Bülbül, farklı isimlere bürünebilir. Leyla ile
Mecnun olur, bazen. Bazen de Romeo ve Juliet ve daha bilmediğimiz niceleri. Ama
duygu aynıdır, hangi kelimeye, hangi kalıba girerse girsin.
‘Dido migun guis derdi meragi.’
Yüreğimde,
dert ve merak çoktur.
Ağıt, hangi dilde
yakılırsa yakılsın, insanın yüreğinde aynı hissi bırakır. Bazen anlamını bilmediğiniz
bir melodi, kulaklarınızdan içeriye sizden izinsizce süzülür ve anlamlandıramadığınız
bir duygunun yüreğinize oturduğunu hissedersiniz. Sizi bilmem ama ben çok çabuk etkilenirim. Göründüğümün
aksine ‘Elveda’ kelimesinin ‘E’sini duyar duymaz gözlerim dolmaya başlar ve ben
çok çabuk ağlarım. Gözlerim, yetiştiğim Karadeniz havası gibi nemli, her an
fırtına olup yağmaya başlayacak gibi koyu ama güneş doğunca da insanı
ısıtacak kadar sıcak… Yüreğim, Karadeniz gibi asi, duyguları doruklarda
yaşayacak kadar taşkın, asla tam olarak durgun değil ama huzur verici… Belki de
bundandır, bir Karadeniz parçası beynime süzüldüğünde, istemsizce gülümserim. Çünkü
beni, bana anlatır.
‘Gyuli ckimi sin var ida baskasa. Ckimire
do gickitas gyuli ckimi.’
Gülüm,
sen başkasına varma. Benimsin, bunu bilesin, gülüm.
Göklerde yazılmış olduktan sonra ‘Başkasına
varma.’ demenin bir anlamı yok, zannımca. Çünkü Göklerde mühürlenmişse defter,
söz bitmiş, kalem susmuştur. Bize de ‘Amenna…’ demek düşer.
Yazmaya izin veren Rabb’e şükürler olsun…!
Sizi sevdiğim Lazca bir parçayla baş başa bırakıyorum...
Cerrahpaşa’ya
koymuş, canının yarısını, Volkan Konak. Artvin’e koydum, ben de. Bir bakıma,
herkes kendinden bir şeyler bırakıyor, bir yerlere. Misafir olarak uğradıkları
hanlara bağlanıp kalıyorlar. Mekânların önemi, belki de bu yüzden. Doğup büyüdüğün
yere, toprağa alışıyorsun. Sonra farklı bir toprakta kök salmaya çalışıyorsun
ama ne kadar oluyor? Ne kadar oluyorsa, işte! Maksat, kök salayım derken
solmamaya çalışmak. Maksat, kuruyup gitmemek. Nasıl olacak peki?
Alışacaksın. Mutasyona uğrayacaksın, bir
bakıma. O şartlara alışmak zorundasın. ‘Herkesin bir derdi var. Durur içerisinde.’
İçinde durması lazım, derdinin. Dışarı salmak, kurda davetiye çıkarmak. Vurulduğun
an kırılıp döküleceğini ifşa etmek, demek. Zaten söylesen bile, senden daha çok
önem veren kimse olmayacak. Her dert kendine büyük. Her imtihan kendine zor. İnsan,
başına gelmeyen sorunun cevabını bilemez. Öyle bir soru ki mantık bile yetmez.
Aslında dert ağır değil, o derdi taşıyacak
sabrımız mevcut. Lâkin evhama kapılıp var olan sabrımızı harcıyor ve asıl dert
geldiğinde, o derdi savuşturacak sabrımız kalmamış oluyor.
‘Gülmedim bu dünyada. Hem söylerum hem
ağlarum.’ demiş sanatçı.
Ben de diyorum ki Hem yazarum hem ağlarum. Sonra sanatçı devam eder: ‘Yazma ile
tükenmez ha bu benum dertlerum.’ Ben de derim ki Yazmakla değil ‘Dua’ ile tükenir ve ‘Sabır’ ile.
‘‘Uçak biletlerini ayarladım, hocam. Bu
gece saat 2’de uçacağız.’’ dedi Yasemin konferans bitip de otele girdiklerinde.
‘‘Senin uğraşmana gerek yoktu, aslında. Nasıl olsa ayarlamaları onlar
yapacaktı.’’
‘‘Benim ayarlamam sadece onaydan ibaret. Tüm işleri onlar halletmiş.’’
‘‘Anlıyorum.’’ dedi Melek. Aslında Yasemin’in tüm bu işleri halletmesi
üzerindeki yükü hafifletiyordu ama ona da çok fazla yüklenmek istemiyordu.
Sonuçta sadece asistanıydı, ayak işlerini yapması gerekmiyordu.
Yasemin içinse durum bu şekilde değildi. Hocasına yardım etmek, onun
gölgesi gibi sürekli peşinde olmak istiyordu. Bilimsel bilgisinin yanında,
deneyimlerinden de yararlanmak; kendisini kabuğuna çekmiş, hayatı
konusunda son derece ketum olan bu insanın derinlerine inmek istiyordu.
Melek hoca, sahip olduğu bilgisel birikimlerini paylaşmak konusunda
oldukça istekliydi. Yasemin’i hataları karşısında uyarıyor, yeni bilgileri
öğretirken asla bıkkınlık gösterip kızmıyordu. Yasemin’e, kendisinin de onunla
beraber yeni şeyler öğrendiğini söylüyor ve tüm bu şeylerden büyük keyif
alıyordu.
Ama söz konusu kendi yaşamı olunca oldukça ketumdu. Yasemin, hocası
hakkında genel bilgilerden başka hiçbir şey bilmiyordu. Yalnızca evli
olmadığını öğrenmişti, o kadar. Neden evlenmediğini sorduğunda, Melek sadece
gülümsemekle yetinmiş ve nasip, demişti. Yasemin, oldukça meraklı bir insandı
ama hocasının konuşmak istemediği konularda ısrar etmiyordu. Çünkü sadece böyle
zamanlarda Melek, çok sinirli ve gergin oluyordu.
Yasemin, hocasının bir derdi olduğunu hissetmişti. Hocasının çoğu zaman
dalıp gittiğine ya da konuşmanın ortasında durgunlaştığına şahit olmuştu.
Özellikle telefonda biriyle konuşurken beyaz yanakları aniden kıpkırmızı
oluyordu. Kim olduğunu bilmiyordu ve çekindiği için de soramamıştı. Belki de
hüzünlü bir aşk hikâyesiydi.
Yasemin bu şekilde düşünürken Melek çoktan odasına girmiş ve artık engel
olamadığı yazma dürtüsünü gidermek için bilgisayarının başına geçmişti.
Konferans salonundayken aklından birden çok cümle geçmişti ama şimdi kafası
bomboştu, yine de yazmak zorundaydı.
Sana binlerce cümle kuruyorum ama
bir tanesini bile söyleyemiyorum. Oysa öyle cümleler kurdum ki başı ‘sen’ ile
başlayıp sonu ‘ben’ ile biten. Öyle
cümleler kurdum ki başı kızgınlıkla başlayıp sonu affetme ile biten. Beni
affettiğin çok cümleler kurdum. Sana her şeyi anlattığım, senin ise beni
gülümseyerek izlediğin hayaller kurdum.
Seni hep karşıma aldım, biliyor musun?
Oturttum seni önüme, gözlerinin tam içine baktım. Hayal benim ya, gözlerini
kaçırmadın benden, soru da sormadın. Sorduğun sorular ise bana ait sorulardı.
Sormanı istediklerimdi. Her şeyi anlattım sana. Dedim ki ‘ Ben, ben değilim.
Ben, eski ben hiç değilim. Çocuk değilim artık, doğru düşünebiliyorum. Neyin
mümkün neyin mümkün olmadığını biliyorum. Neyi yanlış yaptım farkındayım.
Korkma artık benden. Ben artık seni seven ben değilim. Çekinme gözlerime
bakarken. Ben artık o gözlerde kendimi aramıyorum. Gördüğümün ötesini görmeye
çalışmıyorum. Sadece eskisi gibi olalım istiyorum. Beni eskisi gibi düşün
istiyorum. Ben hata yaptım, sen affet istiyorum.’ Sen hiç soru sormadın. Ben
sana her şeyi anlattım. Sen ise sadece baktın. Ben tüm bunları duvarlara
anlattım. Duvarlar yankı yaptı, kendi dediğimi kendim duydum.
Sana binlerce cümle kurdum ama bir tanesini
bile söyleyemedim. Oysa öyle cümleler kurdum ki öznesi ne sen ne de ben. Öyle
cümleler ki ne bir kızgınlık ne de bir kırgınlık. Sadece pişmanlık. Öyle
cümleler ki daha söylenmeden af dileyen.
Sahi tüm bunları söylesem dinler miydin
beni? Tıpkı düşlediğim gibi. Tüm bunları söylesem inanır mıydın bana? Ben
inanıyorken sen inanır mıydın?
Öğle ezanı tüm ihtişamı ile okunurken
ellerini arkasında birleştirip esnedi. Boynunu ovdu. Yorulmuşum, diye geçirdi
aklından. Çok bir şey yazmamıştı ama yazacağı cümleleri seçerken oldukça titiz
davrandığı için zaman epey ilerlemişti. Oturduğu yerden kalktı ve belini
kutlattı. Sırtı sızlıyordu.
Ezan bittiğinde abdest almak için banyoya gitti. Kendine gelebilmek için
yüzüne bol su serpti. Namaza durduğunda her şeyi yine unutmuş, yüce huzurda
sadece kendisi ve Hz. Allah kalmıştı. Ağır ağır, büyük bir huşu içerisinde
namaz kılıyordu. Secdede daha fazla kalmak için ‘Subhane Rabbiyel Ala’ kısmını
dokuz kez söylüyordu.
Namazı bitirdiğinde içini sabahki huzur kaplamıştı. Bu huzurun
gitmesinden o kadar çok korkuyordu ki kapanmaya çalışan göz kapaklarını
engellemedi bile. Üzerimdekileri bile çıkarmadan kendini yatağa attı. Göz
kapakları tatlı bir yorgunlukla kapanırken açık kalmaya çalışan bilinci bir
şeyi fark etti. Bu tatlı uyku O’ndan bir hediyeydi. Gözlerini kapamada önce
gülümsemişti.
Nerde olduğu hakkında en ufak bir fikri yoktu ama huzurluydu. Artık
içinde zorunlu bir ihtiyaç yoktu. Sadece huzur vardı. Gözlerini tekrar kapatıp
bu anın keyfini çıkaracaktı ki sinsice rüyasına üzülen ses, gözlerini açmasına
neden olmuştu.
‘‘Neden yaptın bunu?’’ Bu sesi nerde olsa tanırdı. Ölümün kıyısında bile
olsa, bu sesi tanırdı. Şimdide tanımıştı ama bu kez yanılmış olmayı diledi. İlk
kez, yanılmış olmayı bu kadar çok istemişti. Ve ilk kez, onu hiç görmemiş
olmayı dilemişti.
Karşısında duruyordu işte. Mavi kot gömlek ve mavi kot pantolon
giymişti. Gençti. Geçmiş zamandan fırlamış ve işte karşısındaydı.
‘‘Neden?’’ diye sordu tekrar. Gözleri kızgınlıkla bakıyordu.
Melek, yutkunmuştu. Kalbi o kadar hızlı
gümbürdüyordu ki hiçbir şey söyleyemiyordu. Oturduğu yerden kalktı ama
bacakları onu taşıyamayacak kadar çok titriyordu.
‘‘Sana soruyorum, Melek. Neden?’’
İsmini onun ağzından duymak ne kadar da
acı veriyordu, Ya Rabb! Hele de böylesine sitem dolu, böylesine kırgınken. Ne
söyleyecekti? Onca zaman kurduğu cümleleri, şimdi korkusuzca söyleme cesareti
var mıydı? Tüm o cümleler şimdi neden ağzından çıkmıyordu? Dilinin ucuna kadar
geliyordu da, neden devam etmiyordu.
O, karşısında böyle sinirle dururken söyleyebileceği en uygun cümle
neydi? Özür dilemek mi? Pişmanım demek mi? Hataydı demek mi? Ne diyecekti?
‘‘Ne neden?’’ diye sordu ansızın. Sorabileceği en saçma soru buydu
galiba.
‘‘Dostluğumuzu neden mahvettin? Senden bunu asla beklemezdim!’’
Ah, bir de bana sorsan, diye düşündü
Melek. Bilsen ne kadar pişmanım!
‘‘Susma! Onca şeyi bir çırpıda söyledikten sonra susma!’’
Onca şeyi değil, sadece söylememem gereken
cümleyi söyledim. Özür dilerim.
‘‘Bana olan
sevgin, böyle bir sevgi miydi, Melek? Kabul görmeyeceğini bilmiyor muydun?’’
Biliyordum, biliyordum. En
başından beri biliyordum ama söylemezsem sana ihanet ederim, diye düşündüm.
Sana karşı hep açık olmuştum. O zaman da öyleydi.
‘‘Neden sadece susmakla yetinmedin ki?
Sadece susup duygularını bastırabilirdin!’’
Nasıl sussaydım? İçimde bir volkan
sürekli patlarken nasıl sussaydım? Beni engelle, istedim. İşler daha da
kontrolümden çıkmadan beni durdur istedim!
‘‘Senden nefret ediyor olmam daha mı
iyi?’’
Benden nefret etme! Ben artık
duygularımın yanlış olduğunu biliyorum ve aynı şeyleri hissetmiyorum. Sadece
eskisi gibi olalım. Ben sana söylemeden önceki gibi.
‘‘Eskisi gibi olmanın ne bir anlamı var
ne de bir olasılığı. Ben sana güvenemem bu saatten sonra. Sen de bana eskisi
gibi bakamazsın zaten. Birbirimize utançla bakacağımıza, hiç bakmayalım daha
iyi.’’
Dur, ben daha bir şey söylemedim.
Nereye? Beni burada, omzumda koca bir yükle bırakma! Beni affet! Dur, gitme!
Durmuyordu. Gitmeyi kafaya koymuştu bir
kere. İlla gidecekti. Nasıl izinsizce bu rüyaya süzüldüyse, yine izin almadan
gidecekti. Melek ise put gibi donakalmış sadece izliyordu. Onun yerine çırpınan
ise iç sesinden başkası değildi.
Gözlerini açtı, Melek. İkindi ezanı henüz bitmişti. Hiçbir belirti
göstermeden öylece tavana bakıyordu. Elleri, cansız iki nesne gibi yanına
düşmüştü. Odadaki tek ses yüksek sesle atan kalbinin sesiydi.
İlk belirti, gözlerinden sicim gibi inen gözyaşları olmuştu. Yaşları
elinin tersi ile sildi ve ikindi namazını eda etmek üzere yataktan kalktı.